• İlle de görmek için mi beklenir güzel günler?



    Kimsesizliğinde dahi bir kimsenin bulunmayışı. Bütün derdim budur halden anlayana. Kamyonlar kavun taşırdı bir zamanlar başkentimde, büyüdüğüm köyde. Umutlarımın içine tünediği sonra ise hakikate selam eylediği dağ mitinde. Henüz 4 yaşında idim, ‘ana’^yurdum 4 bir yandan kuşatılıp, umutlarımın tünediği meskenden ateşler yükseldiğinde. Kamyonlar cenaze taşıyordu artık, katırlar ile birlikte, yetmiyordu yine ölü hayallere. Tekerlekler gülümsetmiyordu artık her dönüşünde. Aksine çarkı hazmettiriyordu sanki bir bir benliğime. Kendime geldiğimde ise uzaktı artık salçamı süreceğim tandır ekmeği, ve en sevdiğim kocaman ağacın hemen yanında duran tandırın ta kendisi. Analarda yoktu ki beyaz tülbentleri ile ağız dolusu gülümseyen. ürkek adımlarla yanaştığımda gözlerimden derdimi dinleyen. Her yer çok uzaktı bir kere birbirine, insanlar gibi, ben gibi, siz gibi. İçsel bir muhasebe vardı ve yansıyordu bütün yüzlere. Uzaklık bir mesafeydi ruhlar arasına serpiştirilen ve gülümseme ise sadece çok amaçlı bir ‘niyet’ti yabancısı olduğum ülkede topluma verilen. Anlam verme süreci sarstı ilk önce, benliğim köyde umutlarımın tünediği ovalardan kopmaya diretiyordu gerçekliğime. “Hiç kimsenin yaşamadığı darmadağın köylerde, önce vatan yazısının verdiği hüznü” okuduğumda ise şiirlerde Türkçeyi sökmüştüm bir kerede. Bir dil ile tanışmışlığımın hikayesi böyledir işte. Sonra ise daimi bir dert anlatma mücadelesi, iyilik ile kötülüğün öğretilmiş olma serüvenini yıkma çabası ile yüksek tondan çıkan seslerin bastırılmış tellerin birden sıçrayışı olduğunu kavratabilme diretişi. Odanda, yatağında uzanırken kurulan hayaller vardır herkesin ne matematik ile sınırlı ne de fizik kurallarına hapsolmuş. Serüvenli bir yolculuk o esnada giz’i keşfediş ve belki bir bisiklettir üzerinde uçtuğun belki bir yemektir hayalini masumane kurduğun. Politik hayallerdi payıma düşen. Gün boyu ekranlardan alevler içinde izlediğim müstakil kerpiç hayallerim vardı benim. Yükselen dumanlar ise genzim yerine içimi yakardı, yanan kendimdim.Zulmün böylesi ölümdür ha!
    Acıya bilinç katma süreci başlar sonra yakılan ağıtlar fonunda. Sonra ise ananın çocuğunu gömüşü normalleşir diyalektiğe uzak bir tonda. Uzaklıklar şiirselleşir, isimler ‘ölü’ ye dair, ölümler ise kutsaldır, muktedir…
    Gençlik ateşten bir gömlek. Çocukluk hayallerine ihanet etmeme ile yaşamın seni sıkıştırması arasında debelenme süreci. Öyle bir süreçtir ki aşkın hakikat arayışı oluverir, işçiliğin ise anlam’a dair. Yakınlaşmaların hep vedalaşırkendir, temas umudun ise hep ‘sonra’. O kadar içine atmışsındır ki gülümseyişlerini sadece gözlerin parlar tebessüm ettiğinde. Farklı gelir yaşamını bilmeyene. Samimi oluşun verdiğin bedel ile doğru orantılıdır kaçışla ise ‘ters’. Türkülerin olur şarkılar yerine, şark köşelerinde söylerken mutlu olduğun. Değerlendirmelerin Ortadoğu üzerinedir bireyler yerine. Bazı umutlar başka zamanlarındır deyip efkarlandığın an’larda ise kendine özeleştiri verme gereği duyuyorsan devrimcisindir bir yerde. Demek ki dostların, çocukluk hayallerinin umut yüklü taşıyıcıları bir bir düşüyordur tarihin defterine. Sen böyle direnirken yaşam akışa devam ediyordur işte. Akış sevinci der sonra buna bir bilge. Kendini aşar Kürt böyle demlerde,tek derdi ‘güneş’e yakınlaşabilme ihtimaline duyduğu aşk ile. Demiştim ya hakikat aşktı diye, aşk özgür yaşam oluverir yüreğinde. Bir zaman makinesi yapılsa ve geleceğe gitsen, mücadeleyi kaybettiğini görsen sıkılmaz canın artık. Geri döner yine aynı mücadeleye girmek istersin. Çünkü bilirsin bütün bu sancılı hallere rağmen anlamlaşmıştır yüreğin. Ve dersin yine bir şairin kelamı ile “İllede görmek içinmi beklenir güzel günler beklemek de güzel”…

    Berxwedan Yaruk
  • Ben de ülkemden nefret ederek ayrılmıştım ama aradan geçen onca yıldan sonra anlıyordum ki hiç kimsenin toprağından tamamen kopmasına imkân yoktu. Ağaçlar, bitkiler gibi o toprağa dikilmiştik. Sürgünün en kötü yanı da buydu. Doğaya aykırıydı sürgün. Bu yüzden hepimiz perişan olmaya yazgılıydık. Mutlu sürgün yoktu ve olamazdı.
  • Vatan; Yaşadığımız topraklar, varlığımız, memleketimiz, benliğimizdir. Vatanın bizler için önemi, ne ifade ettiği kelimelerle anlatılmayacak kadar derindir. Kime sorarsanız sorun "vatan" vazgeçilmezdir. Bülbül meselesindeki gibi; "Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş" Bizler için de vazgeçilmez olan vatan
  • Vatanınızın elden gidişinden, dostlar, pek fazla sızlanıp yakınıyorsunuz. İlle de elden gitmesi mi gerekiyor, ses çıkarılmadan, ah vah edilmeden bunun gerçekleşmesi daha onurlu bir şey olurdu. Ama nerde bu elden gidiş? Yoksa “Vatan” dediğiniz şey hâlâ sizin para cüzdanınız, hâlâ gemileriniz midir? İmparatorunuz mudur sizin?
    Hermann Hesse
    Sayfa 56 - Afa yayınları -2. Baskı 1993
  • Sevin bir birinizi!

    Bugün bayağı savaş verdik, ne dersiniz ?

    Düşünüyorum da ;

    - Oyuna gelsek - hani Mesela diyorum, Biri ben "adam gibi adam'ım" dese.. diğeri, Asıl "adam" benim dese...

    Biri dese ki ben bu ülkeyi iyi yönetirim.. diğeri dese ki ben Şafii, diğeri ben Hanefi, bir diğeri dese ki...
    Dese ki'ler bitmez !

    " Peygamber Efendimiz'in Hayat'ı " kocaman bir örnek'ti insan olabilmek için, ve de yaşayabilmek.. az yanımızda Mevlana. Vardı kendini sevdiren.. ve de bir "mesnevisi'nden" yola çıkarak dünya'ya 80 milyondan fazla "Simyacı'yı" satan...

    Hanginiz Lazllığınizdan, Kürtlüğünüzden, Türklüğünüzden, Cerkezlik.. vs. Ne kadar eminsiniz..?

    Hani Hz.Adem ile Hz.Havva.. ? Hani sizin bir ırk'ınız vardı? Noldu?

    Size ahirette Hanife'yi ya da Türk'müydün? -diye sual mi edecekler...

    Bugün yine savaşı kaybettiniz! Bende kaybettim :) sizde Kaybettiniz :)

    Bizler burada bile çatışırken, orada oyun çeviren'ler ellerini sürmeden yine bir gün daha başarılı oldular 😊

    Garip değil mi?

    Çanakkale,
    Malazgirt,
    Bolu,
    Antep,
    Adıyaman,
    Izmir,
    Iğdır,
    Edirne...

    1895 - 1906 . Kaç bin insan katledildi biliyormusunuz ?

    Birbirinizi dökmeyin, incitmeyin, kırmayın..

    Bakın; Peygamber Efendimizden yine bir hayat ve yaşam örneği. "Guvenilerek Peygamber'e emanet birakanlar, bir gece Peygamber Efendimize pusu attılar. Lakin Peygamber Efendimizin dostları, oradan uzaklaştırdılar ve Hz. Ali'yi bıraktılar. (Emanet edip güvenecek kadar boyun eğen insanlar, onu öldürmeye kalktılar, yine de Peygamber Efendimiz Allah kulu'dur diyerek susmuştur, incitmemiş, kırmamıştırda)

    Herkes bir görev üstlenir bu dünya da..
    Bende melek, Peygamber değilim haliyle... sizde değilsiniz, haliyle.

    Sokağın başında var örneklerimiz.. aile içinde, televizyonlarda, burada da vs.

    Bu ülkede ve de diger dünya ülkelerinde de bu böyledir. Birilerinin ismi kullanılarak, islerini hallettirirler 😊

    En basit örnek; Biri fatura yatırmak için siradayken önüne geçerseniz, veyahutta birisi sabah poğaça, simitnalirken, önüne geçerseniz (kul hakkına girersiniz) iki dakika içinde dünya koşuşturması içinde bir ömür yanmaya değer mi?

    - "Şurada şu yazıyı üşenmeden okuyan sen " diyorum çok seviliyorsunuz... nasıl ki samimiyetinde bu yazıyı okuyorsaniz, bende tüm samimiyetimle ve de sevgimi katarak yazıyorum. - - -


    Ne Peygamber'e gönül verenler ne Atatürk'e gönül verenler ne Recep Tayyip Erdoğan'a gönül verenler, ne insanlığa gönül verenler, ne de Vatan'a gönül veren bizler; hiç birbirimize suç atmadan susalım bence...
    Neden diyeceksiniz?
    Beceremiyoruz!

    Bakıniz Dünya nüfusunda ki Hristiyan Yahudi ve de Müslüman nufusa.. Müsmüman eğer görevini yapabilseydi hakkı ile, 1.5 milyar mı olurdu Müslüman Nufusa ! Neden Hırıstiyan'lar 4.5 milyar.. ?

    Peki ya Atatürkçüler , neden sevdiremediniz Ata'mızı ?

    Demek ki ne imiş,
    Beceremiyoruz...

    (Ben Müslümanım demek, herkesi Müslüman edebilmek değil, birine kelime-i şehadet getirmeli ki, laf ettiğin dil hakkını alabilsin.)

    Ama olacak. Herkes bir birini mutlak bir gün bulacak; önce oturup dinliyecek konuşanı sonra konuşma zamanı geldi mi konuşacak. İlle de saygı!

    "Kimse hiç bir zaman kafaya silah dayayarak istediğini alamaz!"

    "Kaleminizi iyi kullanın, başında her zaman sevgi olmalı ve de sonunda.. dilde telafuz sevgili olmalı..."

    "Laf atan dil'ine hakkını vermelisin!"

    Ben buraya gelene kadar (1000kitap) gercekten çok cahilce davrandım, belki yaşadım ya da yanlış gördüm; hayatı, insanları, doğayı, hayvanları. Şimdi daha farkli bakıyorum; içten, sıcak, samimi...
    Yazı paylaşan butün arkadaşlara teşekkür ederim, bakmayı, görmeyi okumayı, sevmeyi; çarparak yaşamaya basladım...

    Birbirinizi çok sevin olur mu?
    Düşünceleriyle, onları anlamaya çalışın, dilleri ile, gönül verdikleri ile...
    Gidecek başka bir ülkeniz yok! Tabii varsa bilemem...

    Sevgi ve saygılarıma hoş kalın. Güzel insanlar...
  • Siz oğlu şehit olan anne ya da babaya acı haberi vermeye gittiniz mi hiç?
    Hayır mı?
    O zaman şu subayın sözlerine kulak verin:

    “Sabah daha mesaiye başlamadan bir mesaj düşer önünüze…
    Yukarı köyden Ahmet oğlu Mehmet şehit düşmüştür.
    Gereği…
    Ya rabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem…
    Ama giyersin tören üniformanı, birkaç Mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı alırsın arkaya, düşersin yola…

    ***

    Vatandaş da öğrenmiştir artık, önde bir askeri araç, arkada bir ambulans geliyorsa bir eve ateş düştüğünü.
    Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin…
    İçinden geçip gittiğin her yer rahatlar…
    Varırsın köye…
    Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, 'aman bizim eve doğru gelmesin' diye dua edildiğini duyar gibi olursun…
    Bütün köy donmuştur adeta…
    Herkes büyülenmiş gibi izler seni…
    Hangi eve gidilecek diye ıstıraplı bir merak sarar ortalığı…

    ***

    Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titrediğini, elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün.
    Ayakların geri geri gider.
    Bahçedeki çocuklar eve doğru koşar.
    Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar, bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar.
    Sonra atar kendini yere…

    ***

    Oğlu daha toprak altına girmeden o ana düşer toprağa…
    Öyle bir vurur ki yere,
    Zelzele oluyor sanırsın...
    Konu komşu yığılır,
    Bin feryat bin figana karışır,
    Dersin ki kıyamet budur…
    Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, son bir umutla yüzüne bakar,
    'Yaralı değil mi komutan?' der;
    Başını öne eğer, hiçbir şey diyemezsin.
    Dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın…
    Gözyaşları birbirine karışır.
    Hemşire elinin titremesinden, gözünün yaşını silmekten sakinleştirici iğneyi yapamaz bile…

    ***

    Baba…
    O babalar,
    Fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar.
    Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya gark olmuş bir gururla, 'Vatan sağ olsun, vatan sağ olsun şehit babasıyım ben' dediğini duyarsın.
    Kimi içine akıtır gözyaşlarını, kimi de donar kalır…
    Kimi günlerce konuşamaz, kimi dua eder, kimi beddua…
    Kimi kendi saçlarını, kimi saçlarımızı yolar, ne şapka kalır başınızda ne rütbe omuzlarınızda, söker atar…
    Asıl büyük kıyamet bir-iki gün sonra kopar…
    Gerçekle yüzleşme günüdür.

    ***

    Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye…
    Tören mören hak getire…
    Köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinden oynar, ne protokol kalır ne düzen…
    Tekbir sesleri feryada karışır…
    Kimi 'Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum' der, görmek istemez naaşını...
    Kimi de ille de 'Göreceğim' der,
    Gösteremezsin ki;
    Ya yüzü yoktur ya da bacağı…
    Bir üsteğmen elinde daha önce de okuduğu, sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur,
    'Kanı yerde kalmayacak' diyerek, bitirir konuşmayı.
    Tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu, duysa da inanmaz…
    Orada bir mezar, bir bayrak, bir ana kalır..."

    Allah sabır versin tüm şehit analarına, babalarına, ailelerine…
  • Yalnızlığın bahanesi ve telafisi olmaz. Yalnızlık yalnızlıktır. Eksikliğini, eşyalarınızın eskiliğine, arabanızın olmamasına, çevrenizdekilerle kafanızın uyuşmamasına bağlayamazsınız. ‘Altın kafes içindeki bülbül ve vatan’ meselesi gibi her şeyiniz varsa ve en iyisiyse bile ille de ‘yoldaş aranır cana’ kandırmayın kendinizi, yürüyüş yapmak, tek başına sinemaya gitmek, bir yerde bir şeyler yemek vs. Hakkı üçtür, dördüncüye keyif değil çaresizlik hissi oluşturur. “Kendimle başbaşa kalmayı seviyorum” ama sadece beynimin içinde.” Dedi güzel olduğunu düşünen kız...