“Gümüşten ve kusursuzum. Önyargısızım.
Ne görsem yutarım anında.
Neysem oyum, aşk ya da nefretle buğulanmadım.
Zalim değilim, dürüstüm sadece
Küçük bir tanrının gözüyüm- dört köşeli-
Çoğu zaman, derin derin karşı duvarı düşünürüm.
Pembe, benekli duvarı. O kadar çok baktım ki ona,
Kalbimin bir parçası sayıyorum onu.
Ama oynaşıyor.
Yüzler ve karanlık bizi hiç duramadan ayırıyor.
Bir gölüm şimdi. Bir kadın eğiliyor üstüme,
Araştırıyor beni, gerçekte kendisini anlamak için
Sonra dönüyor o yalancılara, mumlara
ya da aya
Sırtını görüyorum ve yansıtıyorum sadakatle
Gözyaşları ve ellerinin titremesiyle ödüllendiriyor beni
Onun için önemliyim. Gelir, gider, bakar.
Onun yüzüdür karanlığın yerini alan her sabah
Genç bir kızı boğdu içimde ve içimde yaşlı bir kadın
Korkunç bir balık gibi
Yönleniyor ona doğru
(……)
“Ölmek
Bir sanat, tıpkı öbür şeyler gibi
Ben son derece iyi yapıyorum bunu.
Öyle iyi yapıyorum ki
Cehennemi yaşıyor
Öylesine iyi ki
Gerçeklik duygusuna kapılıyor
Sanırım usta diyebilirsiniz bana
Marifet değil bunu yapmak
Bir hücredeyseniz
Marifet değil yapıp çekilmek
Dramatik olan güpegündüz
Memnuniyetle, aynı yere, aynı yüze
Aynı inceliksiz çığlığa dönmek
“Bir mucize!”
Beni kendimden geçiren
Bir bedeli var
Yaralarıma bakmanın
Kalbimin sesini duymanın
Gerçekten çarpıyor kalbim
Bir bedeli var, çok büyük bir bedel
Tek bir sözümü duymanın, dokunuşun
Ya da bir damla kanımın …”
Az yaşamların sonsuz itirazı Vanessa'nın gözleri; ışıkla gölgenin korkunç yutuculuğu. İmge kalmıyor onun gözlerinin önünde, olanlar oluşlar yeniyor yutuluyor gözleriyle. Nedir bu çılgın içtenlik onun bakışında? Kırılgan ruhun susan çığlığı? Zamanın anlamsızlığının ürkünçlüğü? Sonsuz görüntü yığınının artık içe ve dışa eşzamanlı akışı? Kafatasından ayak parmaklarının ucuna dek görünmez gözlerin ruhu tutsaklayışı? Her şeyin çarpılmışlığı, özün kayganlığı, hiç bir şeyin hiçbir şeyin; bu tuhaf karşıtlığını duyguların, kabullenilemeyeceği? Neler anlatır bu iki beşik, biz onun gözlerinde mi sallanırız? Onun içsel ağıtı neden hep buğu gözlerinde? Bu iç pusu hangi uygarlığı hangi tarihi yararlı kılar, ne için? Onun çevresinde dönen bir şey yok, ya da o hiçbir şeyin çevresinde döneniyor. O bir çembere geçirilmiş; gözlerinden, bu çemberin her kımıltısı gözlerinden beynine akıyor; organik bir bütünlük bu; o ölçüde de kopuş. Her şey o çemberin varsayılabilirliğinden oluyor, oluşuyor, bitiyor, tüm imgeler bu düşselliği zorlayan uzamın kendi kendini açığa çıkarışıyla, onun gözlerine kayıyor, oradan yine çevrime katılıyor, döngü dönerken döndürüyor.
“Beyaz Godiva, giyerim ölü ellerime
Ölü terbiyecileri gibi
Ve şimdi ben
Köpük keserim buğdaya,
Denizlerin bir ışıltısına
O çocuğun çığlığı
Erir duvarda
Ve ben
Bir okum
Canına koyan
Uçan kırağı
Tepeden tırnağa kırmızıya boyanan gözdür
Sabahın kazanı