Kör Baykuş bitti bitmesine ama insanın burnunun direğine o mezar kokusu, o odadaki afyon dumanıyla karışık çürüme hissi yapışıp kalıyor işte. Kitabı kapatınca, bu kitabı sadece güzelleme yaparak yorumlayan, incelemesini yazan insanların bana kızacağını düşünüyorum; çünkü burada o körü körüne yapılan güzellemelerin tamamen dışına çıkıyorum. Fakat tüm bu sert eleştirilerime rağmen bu kitabın ruhuma bıraktığı o tekinsiz tadı, o her cümlesindeki muazzam doygunluğu ve entelektüel doluluğu asla inkar edemem; çünkü bu satırların arkasında müthiş bir akılcılık, insanı çarpan muazzam bir zeka ve muazzam bir kurgu dehası var. İşte o odadaki lambayı yakıp o yoğun karanlığı biraz dağıttığımda karşıma çıkan şey, sadece dış dünyanın sahteliğinden kaçan yaralı bir kurban değil; meşru bir yalnızlığın ürettiği o narsisistik kibir ve "tanrılaşma" krizidir. Anlatıcı o fildişi kulesinden dışarıya öyle bir tiksintiyle bakıyor, o insanları "ayak takımı" diyerek öyle bir yaftalıyor ki, aslında o insanların sadece hayatı ıskalamadan, o acı-tatlı dengesiyle, yani basitçe insan olmanın o en yalın doğasını yaşadıklarını gözden kaçırıyor. Kendini o kadar yukarıda, o kadar benzersiz bir acı eşiğinde konumlandırıp çevresinin sığlığına o kadar odaklanıyor ki, bir süre sonra kendi içindeki o meziyetleri besleyecek somut bir alan bile bırakmıyor ve ortada sadece devasa bir başkalarından iğrenme seansı kalıyor. Kaldıramadığı, o ağır buhranın altında ezildiği asıl ikilem de tam burada düğümleniyor zaten; ya o nefret ettiği kalabalık gibi yalın ve filtresizce insan olmayı beceremiyor, o hayata katılamıyor ya da o sığ çevrede entelektüel olarak gerçekten tek ve nadir bir yerde durduğu için bu benzersiz yalnızlığın yarattığı o narsisistik hapishanede kendi kendini imha ediyor. Kozmik bir sonsuzluğu