Benjamin'in makalesine verilen, mektuplaşarak yürütülen bir dizi cevapta, Frankfurt Okulu'nun eleştirel teorisyeni Theodor Adorno, tekniği fetişleştirirken gerçekte bu tekniğin yabancılaştırıcı sosyal işlevlerini görmezden gelen teknolojik ütopyacılık yaptığı için Benjamin'e saldırır. Adorno, Benjamin'in yeni medya ve kültürel formların özgürleştirici olanakları konusundaki tezleri ile ilgili şüphelerini dile getirir. Benjamin'in sinemayı devrimci bilincin aracı olarak övmesi Adorno'ya göre naif bir biçimde işçi sınıfını ve onların varsayılan devrimci eğilimlerini idealize eder. Adorno muazzam yabancılaşma ve metalaştırma potansiyelini açığa çıkaran ve Frankfurt Okulu teorisyenlerinin "kültür endüstrisi" dedikleri şeyin etkileri konusunda endişeli idi. İronik olarak solcu bir insan olmasına rağmen Adorno, Duhamel gibi aşırı sağcıların gösterdiği aynı küçümsemeyi pasif, popüler izleyici için de dile getirmiş ancak bu kez Marksist bir söylemle yeniden formüle etmiştir. Minima Moralia'da "gittiğim her film, bütün uyanıklığıma karşın, biraz daha aptallaştırıyor beni, biraz daha kötüleştiriyor" derken Adorno neredeyse Duhamel'in yansıması gibi görünür (Adorno, 1978, s.75). Frankfurt Okulu'nun daha karamsar kanadını temsil eden Adorno, inancını sirk-benzeri popüler dikkat dağıtma olarak ele aldığı şeyden yana değil; ama daha sonra Arnold Schoenberg ya da James Joyce'unki gibi zor, "yüksek modernist" sanattan, modern hayatın uyumsuzluğunu sahneleyen sanattan yana kullanır. Aynı zamanda Adorno, "daha yüksek" sanatta daha da yüceltilmiş patronaj, müze sergileri, devlet yardımları ve bağımsız servet olmasına rağmen, bilgili modernistlerin yüksek sanatının bile kapitalist süreçlere kapıldığını biliyordu. Yüksek sanat özellikle de kendisini açık pazarda doğrudan satmak zorunda
Doğa bilimlerinden git gide kovulan metafizik, insan ve toplum bilimlerine sığınmaktadır. Doğayı dönüştürmenin mümkün olduğunu kabul edelim. Ama insan, her zaman ne idiyse o olarak kalacaktır. Çare bulunmaz yetersizlikleri, eksiklikleriyle, değişmez bir "insan doğası" vardır. Böyle olunca da toplumu ıslah etmek neye yarar? Ham hayal... Kısacası François Mauriac'ın "Figaro" gazetesi okurlarına bin yoldan vaaz verdiği, insanlığın Adem'in kişiliğinde işlediği ilk günahtan başka bir şey olmadığıdır. Ayrıca bu görüşün yalnız Hristiyan ideolojisine özgü olduğunu da söylemek de yetersizdir. Zira aynı görüş, ne Tanrı'ya ne de şeytana inanan ve bundan dolayı kendilerini bütün önyargılara karşı aşılanmış sayan bazı küçük burjuva çevrelerinde de yaygındır. Evet, bu kimseler kiliseye gitmezler; ama bin yıllık dinin onlara miras bıraktığı metafizik, değişmezci (yani evrimi reddeden) anlayışı özenle, kıskançlıkla işlerler. Genç öğretmenlere hitap eden falanca gazete yazarı, büyük bir ciddiyetle, insan türünün en büyük eksikliği üstüne yazılar yazar ve bizi her zaman için hapseden bedenimizden, o "deri torba"dan söz eder. Bütün saçmalara, her çeşitten yoldan çıkmalara adanmış zavallı insan doğası...