Okuduğum her satırda aklımdan "Böyle bir aşk gerçekten var olabilir mi?" diye geçirdim çünkü henüz karşılaşmadığım ve çevremde de görmediğimden böylesi bir sevgi mümkün değilmiş gibi geliyordu.
Neden mi böyle söylüyorum? Çünkü aşkın hiç görmediğim halini gördüm bu şiirlerde. Ölen eşinin mezarına çaresizce gidip yalnızca bir mezar taşıyla karşılaşmanın seven adama taşlarla konuşmayı öğrettiği halini gördüm. Ondan kalan eşyaların yerlerini dahi değiştirmeye kıyamayışını, toprak altında kemikleri çiçeklensin diye bağban oluşunu ve bütün bunları ona yaptıranın aşk olduğunu gördüm bu şiirlerde.
Bu şiirler yalnızlığın, özlemin şiirleri. Şükrü Erbaş'ın eşi Hatice Erbaş'a, Ömür Hanımına, Şahgülü'ne yazdığı şiirler ve hepsi de Ömür Hanım'ın gidişinin onu çok seven eşinde bıraktığı izlerin şiirleri.
Belki de birçoğumuzun da hayatından geçip gidecek bir Ömür Hanım olacak ve bizler acımızı ve yalnızlığımızı böyle sanatlı anlatamayacağız sayfalarda. Ne acımız ne de yalnızlığımız başkalarını da tesiri altına alacak kadar önemsenecek. Hatta geçip giden ismine 'Ömür Hanım' dediğimiz sevgilimiz de olsa hakikaten ömrümüz de olsa bu böyle olacak. Karacaoğlan'ın dediği gibi üstüne bastığımız toprak bir gün boyumuzu aştığında bizim toprak altındaki yalnızlığımız kaç kişiyi tesiri altına alacak? Ya da biz ne kadar hazırız o karanlık yalnızlığa?
İncelemeyi böyle yazıyorum çünkü kitabın kapağını biraz önce kapadığımda içime dolan tek his ölümün gerçeğiydi. Bir yerlerde "Ölüm var!" diyen ama ölümün varlığına uygun yaşayamayan insanlar, ölümden korkan ve ölümün geleceğini de unutmuş olan biz insanlar bir şekilde onu hatırlamanın bir yolunu bulmalıyız artık. Belki de bunun bir yolu da bu kitabı okumaktır.
Okudukça anlıyorum ki okunan her kitabın insanda bıraktığı bir parça oluyor, bu kitabın da
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!