Bir yanda demir gibi soğuk, ökçesiyle ezer geçer bir oligarşi; öte yanda açlık, yoksulluk ve öfkeyle yoğrulmuş milyonlarca insan.
London burada durup süslü cümlelerle oyalanmıyor. Doğrudan suratına vuruyor gerçeğin. Yediğiniz yemekte kan var! dedirtiyor Ernest Everhard’a, o sarışın canavara, o ideal devrimciye. Ve okurken hissediyorsun ki yazarın kendisi de masada oturmuş, o zenginlerin suratına aynı sözleri haykırıyor.
London’ın klasik ham, güçlü, neredeyse yumruk gibi inen üslubu. Betimlemeleri vahşi doğa romanlarındaki kadar canlı ve acımasız. Ama bu sefer orman kurtları değil, uçurum insanları var karşında:
“…berbat bir nehirdiler, uçurum insanlarıydılar… kudurmuş halde sonunda ayaklanmış, böğürerek efendilerinin kanlarını istiyorlardı…”
Bu cümleler London’ın elinden çıktığında, romantik bir manzara resmi değil, kan ve irin kokan bir gerçeklik tablosu çıkıyor ortaya. Kelimeler yumuşak değil; keskin, sert, işçi sınıfının öfkesini taşıyor. Yazarın sosyalist inancını saklamaya hiç niyeti yok. Ernest Everhard üzerinden konuşuyor, nutuk atıyor, ders veriyor evet, bazen roman makaleye, bazen manifestoya dönüşüyor. Ama London bunu bir kusur olarak görmüyor; tam tersine, amacı bu zaten. Okuru uyandırmak, sarsmak, ayağa kaldırmak istiyor.
Yapı olarak da zekice bir numara çekmiş. Romanı bulunmuş elyazmasıbdiye sunuyor. Avis Everhard’ın gözünden anlatılıyor olaylar. Ama üstte bir çerçeve var: Gelecekten (2600’lerden) bakan bir editör, Anthony Meredith, dipnotlarla düzeltiyor, açıklıyor, Biz kazandık diyor. Bu katmanlı yapı London’ın en sevdiği oyunlardan: Hem trajediyi anlatıyor (Ernest’in yenilgisi, kanlı Chicago Komünü), hem de umudu koruyor (“Sonunda biz kazandık, kardeşler”). Bu ikili bakış, onun maceracı ruhuyla devrimci ruhunun birleştiği yer.
Dili? Sade, güçlü,