Çok-etnili, hanedana dayalı imparatorluklar Birinci Dünya Savaşı'nda (1914-18) iyi bir sınav veremedi. Habsburg kayzeri ve Romanov çarının toprakları yeni ortaya çıkan orta ve doğu Avrupa ulus devletlerine dönüştü. Bolşevikler Avrasya'daki Çarlık topraklarının çoğunu bir "proletarya birliği" adı altında yeniden elde ettiler, ama hiç kimse buna aldanmadı. Sadece başka bir isim altında hâlâ Rusya'ydı ve bir imparatorluktu. Zalimce bastırılmış olmasına rağmen, etnik ulusalcılık ortadan kaybolmadı ve nihai olarak SSCB'nin dağılmasına sebep oldu. Büyük Britanya'nın Birleşik Krallık'ı ve İrlanda, yani muhtemelen savaşa giren askeri açıdan en güçlü ve çok-etnili monarşilerin içinde, sosyal açıdan en birbirine bağlı olanı bile savaş sonrasında İrlanda'nın tümünde egemenliğini sürdürememişti. Hayali kan ve tarih ile inanç ve anadil bağlarıyla tanımlanan bir ulus anlayışına dayalı milliyetçilik ideolojileri muzaffer oldu. 20. yüzyıl boyunca, sahne Avrupa topraklarında sürdürülecek daha birçok acı çekişme için kuruluyordu.
İlk bakışta, Osmanlı İmparatorluğu yükselen milliyetçilik akımının başka bir kurbanıydı. En azından, Türkler de dahil Osmanlı sultanının çeşitli tebaalarının tarihçileri imparatorluğun yıkılışının ardından kendi ulusal tarihlerini bu şekilde sundular. Fakat bu aslında hikâyenin sadece bir kısmıydı. İmparatorluğun Müslüman halkları için, artık sultanın kulları olmak istemediklerini ni söylemek için ayaklandıkları ve bir araya geldikleri net bir an yoktu. Bunu yapan tek Müslüman halk kendi topraklarına göz diken ve milli kimliklerini inkâr eden komşularına karşı kendi milli kimliklerini öne çıkarmak için gönülsüzce isyan eden Arnavutlardı. Arnavut reformcular kendi eyaletlerinde daha fazla özerklik elde etmek için ön sırada idiler ancak makul bir siyasi seçenek
Peygamberimizin her üç torununun doğumunda Cebrail gelip onlara koyacağı ismi Peygamberimize bildirmişti.
Nitekim, Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail gelip "Yâ Muhammed! Rabbın, sana selâm söylüyor. 'Oğluna, şu Hârun'un oğlunun ismini koy!' diyor." dedi.
Peygamberimiz, "Ey Cebrail! Hârun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu.
Cebrail, "Şebîr!" dedi.
Peygamberimiz, "Benim dilim, Arabca!" dedi.
Cebrail, "Öyle ise, bunun Arabca karşılığı olan Hüseyin ismini koy!" dedi¹¹.
"Dilleri, sahip olmak üzerine kuruluydu. 'Benim annem', 'benim evim', 'benim işim'... Biz ise 'bizim' deriz, ya da sadece 'anne', 'ev', 'iş'. Bir şeye isim verdiğinizde ona sahip olduğunuzu sanıyorsunuz, oysa sadece kendinizi kısıtlıyorsunuz."
- "Şimdi senin GBT temiz ama," dedi. "Seni iki sene önce cinayet büro almış, o ne?"
- "Ağbi o olayda benim bir suçum yok," dedim. "Orada benim en yakın arkadaşım öldürüldü. Benle alakası yok."
Omzumu sertçe sıkmayı sürdürüp:
- "E seni niye aldılar o zaman?" diye sordu.
- "Ağbi beraat ettim ben o davadan. Sapığın biri kafası güzel, arkadaşımı öldürdü, ben şahittim o davada."
- "Nasıl şahittin lan, şüpheli diye almış cinayet büro."
- "Ağbi ilk başta şüpheli dediler, tamam, ama sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Ben katil olsam, hakim beni niye bıraksın?"
- "Oğlum hakim bırakır, biz bırakmayız."
- "Biliyorum ağbi, ne zaman sizlik bir işim olsa aynı davayı soruyorsunuz zaten. Her seferinde anlatıyorum."
Polis dışarı çıkıp telefonla konuşmaya başladı, diğer polis gazeteden başını kaldırıp:
- "Ne iş yapıyorsun sen?" dedi.
- "Garsonum," dedim.
- "Nerede?"
- "Belli bir yer yok. Ekstraya gidiyorum."
- "Borussia Dortmund-Schalke maçı ne olur?"
- "Üst biter."
Herkes gibi benim de işin içinden çıkamadığım, umutsuzluğun doruklarında gezindiğim zamanlar oluyor. Ancak önceye ya da sonraya takılıp kendimi harap etmemeye uğraşıyorum. Bu günden başka hiçbir güne yüz vermiyorum. Biliyorsun ki geçmişi sevmem, gelecekle işim olmaz Osman.
Benim burada ne işim var?" diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? Üstelik dışarı çıkmanızı sağlayacak bir çok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz. Çalı çitlerin arasından arada bir görüyorsunuz onları. Yaprakların arasından gelip geçen şekiller halinde. Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi onlar gibi yapamadığımız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?