• AZRAİL'İN GÜZELLİĞİ
    Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi asan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptim. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

    Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.

    Ancak Serap'in da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan
    Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.

    Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

    Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

    --''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.''

    -- ''Niçin?" diye sordum.

    --"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

    Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildigim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

    --"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

    Konusmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladi. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.

    Vefatına bir hafta kala:
    --"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

    --"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Sahadet sana uzun gelir. O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

    O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya
    çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.

    Dönüşümde annesi telefon ederek:
    --"Serap, bir haftadir morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

    Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasinin sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

    "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

    İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'in acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.

    Ertesi gün O'na:
    --"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

    Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
    --"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"

    --"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

    Salı günü Serap'in ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

    -"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

    --Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

    --"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.
  • 97 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap Mustafa Kemal Atatürk'ün 1918 yılında şu an da Çek Cumhuriyeti sınırları içersinde yer alan ve günümüzde adı Karlov Vary olan yerde sağlık sorunları yüzünden kaldığı dönemde tuttuğu notlardan oluşmaktadır.

    Yıllar önce Afet İnan tarafından hazırlanan ve Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan kitap, uzun yıllardır piyasada olmamasına istinaden gözden geçirilmiş ve düzenlemeler de yapılarak tekrar yayımlanmış. İyi ki de yayımlanmış. Bu kitaptan şunu öğreniyoruz ki, Atatürk ta 1918 ve öncesinde de hem okumuş hem de çeşitli notlar almış.

    Kitap 30 Haziran 1918 Pazar günü tutulan ilk yazıyla başlar. Burada Karlsbad istasyonuna ulaşılması ve buradan hareketle kendisini karşılayanlar hakkında bilgiler veriyor. Kalacağı ev, kendisiyle ilgilenecek doktor, doktorun yapılması gerekenler listesi, doktorla yapılan yarı şaka yarı ciddi konuşmalar sayesinde bölgenin ekonomik yapısı hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

    Siyasi ve askeri değerlendirmeler yapmadan duramaz. Balkan Savaşları sonucu çizilen sınırın ve savaşsız verilen toprak parçası konusunda neler yapılması gerekir diyerek düşüncelerini de belirtir.

    Savaş anılarını da yanına gelen kişilerle paylaşır ve özellikle Muş cephesinde yaşadığı o askeri başarı olan Ricat
    (geri çekilme) sonunda düşman askerini şaşırtıp, daha sonra nasıl bozguna uğrattığını anlatır.

    Arıburnu hatıralarını anlatır. Orada 'kumandan cesaretsizliğin' nelere mal olacağına dem vurur. Bir kumandanla yaşadığı
    ricat olayını tartışır ve komutanı ikna ederek, askerin başında kalmasını sağladıktan sonra o birliğin elde ettği başarıyı
    da anlatır.

    Buradan hareketle Mustafa Kemal 'Komutanın' cesareti, bilgisi, azmi, kararlılığı hakkında görüş bildirdikten sonra eğer yönetici (komutan) korkarsa zaten baştan olaya mağlup başlar diyerek 'cesaret' örneği dersi verir.

    O mahalde kaldığı sürece günlük rutin yapılan işler haricinde ziyarete gelen veya karşılaştıkları zevatla yapılan görüşmeler
    de günlük içersinde yer almaktadır. Hatta bir seferinde Cemal Paşa'ya tuttuğu notları da gösterip, okutur.

    Mustafa Kemal o dönemde hem Osmanlıyı bilip hem de Avrupa'yı görünce aradaki farkı da anlar ve biz okuyup belli bir
    seviyeye gelmiş kişiler hiç okumayan kişiler seviyesine inemez diyerek bir durum tespiti de yapar ama sonra devamında
    şunu da söyler: "onları kendi mertebeme çıkarayım..."

    Mustafa Kemal'in 1918 yılında tuttuğu hayata dair düşüncelerini okuyoruz. Evlilik, kadın, erkek ilişkileri, eğitim, sosyal hayat içinde bulunma gibi çeşitli düşüncelerini notlar halinde bize aktarıyor.

    Yabancı dil öğrenmeden bahseder ve kendisine Almanca bir eğitmen bulunmasını ister ama anlaşamaz. Devamında bazı düşünceleri daha sonra kurulacak Cumhuriyet ve yeni devletin içinde yer alır.

    "Günlerim" okunduğunda sadece askeri görüşleri ya da orada yemek yemesi, davetlere gitmesi yok. Çok daha büyük bir düşünceyle içtimai hayatla ilgili görüşlerini de okuyoruz.

    Kitabın boyutu küçük ama içerik boyutundan daha geniş sayılabilir. Açıkçası hiç beklemediğim kadar etkili, güzel bir çalışma.

    Sürekli kitap okuyan, notlar alan, Fransızca bildiği halde Fransızcasını daha da ilerletmek için Fransızca hoca tutması ve ondan özel ders alması ama hocanın 'Fransızca ders almanıza gerek yok, sadece biraz lügata bakmanız yeterli' diyerek Fransızcasının iyi olmasını da buradan öğreniyoruz.

    Balkan Savaşları, Trablusgarb savaşı gibi savaşlarla ilgili düşüncelerini de notlarına alır.

    Ezcümle: Tavsiye ederim


    Notlar:

    + Bu kitabı yeniden basarak bizleri sunan yayınevine ve yayıma hazırlayan Selma Günaydın'a teşekkür ederim.
    + Sunuş kısmında kitabın yazım süreci hakkında bilgiler yer alıyor.
    + Kitabı yeniden basarken eski baskının temel alındığını bazı yerlerde sadeleştirme yapıldığı bilgisi veriliyor.
    + Eski baskıda Fransızca tutulan notlar bu baskıda tercüme edilerek okuyucuyla buluşturuluyor.
    + Kitabın kapak tasarımı, yazı tipi ve arka kapak tanıtım yazısı güzel hazırlanmış.
    + İçindekiler ve dizin olması da doğru.

    - 'Sunuş' kısmında 'Karslbad'da niçin bulunduğuna dair kısa bilgi notu eklenebilirdi. Belki daha sonraki baskılarda bu
    dikkate alınır. Bu sayede Mustafa Kemal'in niçin orada bulunduğu daha anlaşır hale gelir. Ben bu eklemeyi şu şekilde yapıyorum:
    "İstanbul’a geldik, fakat muvasalâtımız (Bir yere ulaşma, varma) zamanında, kendimce feci bir ıstırap hissettim.
    Doktorlar sol böbreğimden rahatsız olduğumu söylediler. Bir ay kadar yatağımı terkedemedim. Doktor arkadaşların tedavisi,
    ıstırabımı bir türlü esasından menedemiyordu. Bir aralık iyileşir gibi oldum, fakat tekrar yattım.
    Nihayet doktorlar Viyana’ya gitmekliğim lüzumunda ısrar ettiler.

    Viyana’da müracaat ettiğim profesör benim sanatoryumda yatmaklığımı zaruri gördü. Bir ay kadar Viyana civarındaki (Kotaj Sanatoryumu) da bizzat bu profesör tarafından tedavi olundum. Sonra yine aynı profesörün tavsiyesiyle, Karlsbad’a gittim. Rahatsızlığım henüz tamamıyla zail olmamış (ortadan kalkmamış-geçmemiş) bulunduğu bir tarihte
    (Gazi Paşa Karlsbad’da aldığı notlara bakarak bu tarihi buldu) 1918 Temmuzunun 5’inci cuma günü Karlsbad’daki ikâmetgâhıma İzmir’de tanıdığım bir zat,
    diğer bir arkadaşıyla geldiler. "

    (Falih Rıfkı Atay - Mustafa Kemal'in Ağzından vahidettin / Atatürk'ün Bana Anlattıkları / Bateş Yayınları -İstanbul 1998 S.44)

    #32697370

    - 19.sayfada geçen "Ya, ya!" diye seslendim. Şimdi buradaki Türkçe "Ya, ya!" mı yoksa Almanca "Ja, ja" nın Türkçe okunuşu olan "Ya, ya! mı bence Atatürk, Almanca bildiği için Evet anlamında yazılışı "Ja" ama okunuşu "Ya" demiştir düşünüyorum.

    - 25.sayfada geçen Lektür ve resitasyon'un Türkçeleri dipnot olarak verilebilirdi.

    - 84.sayfa da geçen "Trop de Zel" ne anlama geliyor bu da dipnot verilebilirdi.

    + 28-30 Ekim 2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkarılmış ve 30 Ekim 2018 tarihinde yazıya dökülüp, siteye eklenmiştir.
  • Ahlaki Yaşamın Mahiyetine Dair
    1.Hürriyet
    2-Düşünüp-Taşınma
    3-Karar
    4-Eylem
    Nurettin Topçu’nun ‘Ahlak’ isimli eserinde ‘ahlaki davranışı’ ortaya çıkaran bu dört unsur beni oldukça etkiledi. Nurettin Topçu’nun kullandığı anlamların dışına çıkarak kendimce bu dört unsuru incelemeye çalıştım.
    Hürriyet, yani özgürlük makamında bulunan şahıslar ister istemez, çeşitli arzu ve istekler ile tanışırlar. Hürriyet makamına eremeyen insanlar sırf bu makama eremedikleri için, gündelik eğlenceler ve ânı kurtarmaya yönelik çeşitli eylemlerle yaşarlar.
    Hürriyet makamında karşılaştığımız istek ve arzular bizleri seçenekler arasında karar vermeye iter.
    Bu evre ‘düşünüp-taşınma’ evresidir.
    Bu makamın baş aktörü ‘akıl’dır.
    Seçenekler üzerinde akıl yürütüp doğru-yanlış, fayda-zarar, iyi-kötü tarafları incelenir.
    Bu aşamadan sonra ‘karar’ verilir.
    Bu makamın en önemli özelliği, artık aklın ve düşüncenin sonlanmış , yerine gönül rahatlığının gelmiş olması.
    Kişi almış olduğu kararla artık düşünmeyi keser, büyük bir gönül rahatlığı içerisinde ‘eylem’e geçer.
    Artık ‘hürriyet’ yitirilmiş, karar ile beslenmiş eylemin tutsağı olunmuştur.
    Bu basamaklar küçük ruhların yolculuğudur.
    Neden?
    Çünkü;
    Duygu ve ihtirasların ağır basması sonucunda düşünüp-taşınma evresi bazen atlanıp, direk karar verme makamına geçebilme yeteneğine sahibiz. Daha sonra da kendimizi ve diğer insanları ikna etmek için kararlarımızı destekleyici çeşitli nedenler arayıp dururuz.
    Düşünüp-taşınma makamının başrol oyuncusu akıl yani düşünce ise bütün kararları darmaduman eder. Çünkü seçeneklerden hiçbiri ne büsbütün doğru-faydalı ve iyi’dir. Ne de büsbütün yanlış-zararlı ve kötü’dür.
    Duygu ve ihtiraslarının farkında olan akıllı birey karar vermekte zorlanır ve hatta -söylemekten çekinmeyeyim- basbayağı karar veremez. Toplum tarafından zayıf, korkak ve en nihayetinde pasif olarak nitelendirilir.
    Ve fakat mesele asıl burada.
    Bir türlü karar veremeyen birey düşünüp-taşınma makamını terk edemediği için düşünmeme ve gönül rahatlığı yerine her daim ’kararsızlık ve ıstırap’ ile boğuşuyor.
    Hürriyet içerisinde sürekli düşünüp-taşınan ve ruh aleminin en derin duygularını tecrübe eden büyük ruhlar gün geçtikçe derinleştiklerinden ortaya ‘yerine getirilmezse ölecekleri’ bir ‘ödev’ çıkar.
    Bu ödev bireyin ruhsal derinliğine, kalitesine ve ilmi bilgisine göre şekillenir. Kişi ne denli derin, kaliteli ve bilgiliyse ödevi de o denli büyük ve yüce oluyor.
    Bu ödev kavramını biraz açmamız gerekiyor.
    Ödevin arkasında karar yoktur.
    Yapmazsan ölürsün bu yüzden yaparsın.
    Eylemin arkasında ise karar vardır.
    Karar verdiğin için yaparsın.
    ‘Artık ‘hürriyet’ yitirilmiş, karar ile beslenmiş eylemin tutsağı olunmuştur.’ Cümlesini karar ve eylem makamları için kullanmıştım.
    Bakıldığında sanki ‘ödev’ makamında da hürriyetin yitirildiği, ‘yapmazsam ölürüm’ hissiyle hareket edildiği görülüyor.
    Burada çok ince bir fark var. Birinde hürriyet yitirilir. Diğerinde ‘ölünür’. ’Yapmazsam ölürüm.’ den çok ‘öldüğüm için yapıyorum.’ denilebilir.
    Yani mesele Leyla’ya kavuştuktan sonra can vermekte değil, Leyla’ya kavuşmadan önce can vermekte.
    Karar verme aşamasında ‘önemli’ olanlar her daim göz önünde bulundurulduğu için, zamanın şartlarına ve koşullarına göre şekillenir.
    Ödev ise ‘değerli’ olanı kendine hedef edinir. Değerli olanlar ise zamanın ötesindedir, sonsuzlukla taçlanır.
    Önemli ve değerliyi şu şekilde daha kolay anlayabiliriz.
    ……… dolayı(için) yapıyorum.(Önemli)
    --------rağmen yapıyorum.(Değerli)
    Önemli olan(çıkar)’a dayalı düşünüp-taşınmalarda kararlar hemen verilebilir. Düşüncenin derinleşmediği zihinler hemencecik karar verirler bu sayede.
    Sırf akıllı olduğu için karar veremeyen büyük akıllar ise, şahsiyetlerini ve ferdiyetlerini ıstırap içerisinde geliştirerek omuzlarına binen ödevleri seve seve en kusursuz şekilde yerine getirmeye çalışır ve çağının üstünde bir yaşam ortaya koyarlar.

    Her ne kadar o gün hor görülse de, saçma ve boş yaşamları olduğu düşünülse de bu yüksek ruhlar, tarihe isimlerini altın harflerle yazdırmışlardır.
    Sokrates’i idama mahkum eden hakimlerin adını bilenimiz pek azdır. Ve fakat Sokrates’i bilmeyen yoktur.
    Ve niceleri…
  • İçinizdeki hekimin hasta benliğinizi tedavi ettiği kekre bir iksirdir o.
  • 268 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    “Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhittin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.”
    Bu satırlar; babasının subay olması nedeniyle Çanakkale savaşınında tanığı olan, o savaştan derin yaralar alan ve izlerini uzun süre taşıyan çocuklardan Sabahattin Ali’ye aittir. Sosyalist düşüncelerinden dolayı memleketinde yaşam hakkı tanınmayan, mesleğinden ihraç edilmekten tutunda, "Aldırma Gönül" ya da diğer adıyla "Hapishane Şarkısı V" gibi şiirlerin yazılmasına vesile olan cezaevlerine atılmasına kadar, en sonunda da Kırklareli’nde bir ormanda katledilerek öldürülen ve tarihe “Cumhuriyet tarihinin faili meçhul aydın cinayetlerinin ilki” olarak geçen 41 yıllık çileli bir hayat öyküsüdür Sabahattin Ali.
    Pekiyi yazılmasının üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen kitap raflarında ilk sıralarda yer alan ve yıllardır çok satanlar listesinden düşmeyen Kürk Mantolu Madonna çok güzel bir aşk hikayesi olduğu için mi bu kadar seviliyor? Hayır. Kürk Mantolu Madonna; işte bu hala aydınlanamamış, katledildiğinde üzerinde bulunan eşyaların bile köylülere satıldığı faili meçhul cinayet için, Türk halkının Sabahattin Ali’den özür dileme şeklidir. Hani günümüzde her faili meçhul cinayetin, her bombalı eylemin, her şehit haberinin ardından “unutmadık unutturmayacağız” dediğimiz sahip çıkma şeklidir. Utanç müzesinde anıtı dikilmesi gereken insanlardan biridir Sabahattin Ali. Pardon utanç müzeleri; böylesi katliamları unutturmamak adına yabancı ülke devletlerinin açtığı müzeydi. Bizim ülkemizde unutturmamak adına bir şey yapılması şöyle dursun bir önceki katliam unutulsun diye yeni katliamlar yapılıp halk katliamlara alıştırılıyordu. Utanç müzesi bizim ülkemizde bu nedenden yok, bu da bizim utancımız olsun!!
    Sabahattin Ali; daha önceki yazdıklarına bakılarak, en verimli döneminde öldürülmeyip daha fazla eser yazmasına izin verilseydi kültürel yaşamımız nasıl etkilenirdi sorusunu sorduran edebiyatçı olarak akıllarımızda kalacak. Ancak elimizde var olan Kuyucaklı Yusuf , İçimizdeki Şeytan ,Kürk Mantolu Madonna gibi 3 romanı, Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ,Sırça Köşk gibi öyküleri, birçok deneme, tiyatro, çeviri ve her biri; hikâyesi olan dilimize pelesenk olmuş şiirlerinden benim de ”eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, çocuklar gibi ve ben sana vurgunum” gibi severek dinlediğim şarkı dizelerinin sahibidir.
    Türk edebiyatındaki yerini anlatmakla ifade edemeyeceğim bu önemli yazarımızı anlatmaya neden “etrafın seni sıktığı zaman kitap oku” satırlarını içeren yazısıyla başladığıma gelince; bu satırlar benim anlatmakla ifade edemeyeceğim ama kendisinin içinde bulunduğu sosyolojik ve psikolojik durumunu, hayata bakışını ve en önemlisi neden kitap okumamız gerektiğini anlatan satırlar. Bazı kaynaklara göre Ali’nin kitap okurken öldürüldüğü söylenir. Bu ülkede bir zamanlar ölürken bile kitap okuyan, Cemil Meriç gibi okumaktan gözleri kör olan insanlar varmış. Mış diyorum çünkü elimdeki son verilere göre "Japonya'da yılda kişi başına düşen kitap sayısı 24, Fransa'da 14, Türkiye'de ise bir yıl içinde bir kitaba düşen kişi sayısı 6… Ve çok acı bir gerçek daha var. Türkçede 111 bin sözcük bulunmasına rağmen biz günlük hayatımızda bunun 200’ünü kullanıyoruz. Diğer gelişmiş ülkelerde bu sayı 600 den fazla. Bu ne demektir kullandığımız sözcük kadar sayısı kadar kendimizi ifade edebiliyoruz, etrafımızda olan biteni de bu kullandığımız sözcük sayısı kadar algılıyoruz. İşte ülke olarak, üçüncü dünya ülkesi sanılmamızın ya da şöyle söyleyeyim; iddia edildiği gibi birinci dünya ülkesiysek neden bundan eminmişiz gibi davranamayışımızın nedeni bu. “Osmanlı torunuyuz dünyada bir adımız şanımız var” safsataları ülke milletinin aydınlanmamasını, sığ kalmasını isteyen kendi çıkarları adına çalışan kişilerin uydurması. Evet dünyada ülkeleri sıralamasında; trafik kazalarıyla, işçi ölümleriyle, kadın cinayetleriyle, çocuk ölümleri ve tecavüzleriyle her yıl ilk sıralarda olmak gibi bir adımız var. İnsanlığımızın, vicdani değerlerimizin yerlerde olduğunu söylemiyorum bile. Benim baktığım yerden bu ülke; siyasetinden ekonomiye, sağlıktan eğitime ve en önemlisi beşeri ilişkilerimiz neresinden bakarsan bak tam da üçüncü sınıf ülkesi gibi durduğumuz yönünde. Bunun nedeni işte bu kullanmadığımız sözcükler, sınırlı düşünceler yani okumayan bir toplum oluşumuz.
    Sabahattin Ali ile ilgili aktarmak istediğim çok bilgi var. Mesela büyük dedesinin asıl adı Karl Detroit olan Mareşal Mehmet Ali Paşa olduğu ve bu soyağacı kütüğünün Sabahattin Ali ile Nazım Hikmeti birbirine bağladığını es geçemem. Niye bu önemli detayı es geçemem çünkü Sabahattin Ali’nin yazmasına vesile Nazım Hikmet’tir. Sabahattin Ali’nin ve edebiyatımızın içerik olarak ilk Anadolu romanı olan Kuyucaklı Yusuf içinde Nazım’ın da bulunduğu bütün devrimci yazarların toplandığı Resimli Ay dergisinde basılmıştır. Ali’nin Kuyucaklı Yusuf kitabındaki en önemli detay babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesini kitabın kötü karakterlerinden Şahinde hanımdan yansıtması. Kürk Mantolu Madonna kitabında ise, kadınların bir erkekte görmek istedikleri aşk anlayışını Raif Efendide yansıtıp yine bu büyük aşka rağmen sevdiği kadının Maria Puder’in peşinden gitmeyen Raif efendiyle birlikte romanı basit bir aşk romanından çıkartıp ardından “aşk, kavuşmanın engellenmesi ile hikayeye dönüşür” felsefesinin vurgulanmasına neden olan Kürk Mantolu Madonnaya dönüştürür.
    İçimizdeki Şeytana gelecek olursak; henüz okumamış ve okumak isteyen okurlar için aşk, para, faşizm, ahlak, müzik, sanat gibi kavramlarla kurgulanmış kitabın olay örgüsüyle ilgili spolier vermemek adına karakterlerin özelliklerine değinmeden geçmek istiyorum ancak şunu belirtmekte fayda var kitaptaki karakterin her biri aslında Sabahattin Ali’nin ta kendisi. Kendi yalnızlığı, kendi güçsüzlüğü, kendi iç dünyasındaki kavgaları, kendi şeytanı… Diğer önemli bir detay da kitaptaki karakterler aracılığıyla 1940’lı dönemin Peyami Safa, Necip Fazıl gibi sağ kesimi temsil eden, Hüseyin Nihal Atsız gibi ırkçı-Turancı dünya görüşüne sahip aydınlarına “aydınların ne kadar aymaz ve vurdumduymaz bir tutum içinde” oldukları mesajını vererek üzerine alınan kişiler tarafından da eleştiri oklarının hedefi olması. Psikolojik roman özelliği taşıyan kitap karakterler üzerinden sadece o döneme mahsus kalmayan toplumsal yapı ve karakterlerin iç dünyasına yaptığı yolculuklarla Anadolu insanına dair ipuçları vermektedir.
    Kitaptaki diyaloglardan benim çok beğendiğim bence özellikle dikkat edilmesi gereken iki yer var. Birisi Ömer’in Macide’ye aşkını ilan ettiği bölüm, diğeri ise veznedar Hafız Hüsamettin beyin Ömer’le konuştuğu yer var ki insanlık manifestosu niteliğindedir. Sanırım unutamayacağım satırlardan biri. Bu kitabı okuduktan sonra tokat yemiş hissine kapılıyorsunuz. Kişiyi; erdemli olma çabasında bir şeylerin eksik kaldığı konusunda iç hesaplaşmalara itiyor. Kısa ve net kitabı okuduktan sonra kendi kendime dedim ki: “Masum değiliz hiç birimiz.”
    Sabahattin Ali’nin kitaplarında tasvir gücünü ve imgelerini görmemek imkânsızdır fakat kitapları roman edebiyatımızda öncü eserlerden olması nedeniyle Ali'nin -romanın akışını keserek söze karışması - gibi eksiklikleri vardır. Yine de cumhuriyetle birlikte gelen dili sadeleştirme ve yayma eğiliminden başarılı çıkmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdandır. Cümlelerini anlaşılır, dil bilgisi kurallarına dikkate alarak kısa cümlelerle ve yalın bir dille anlatır. Kitaplarını, okuyucuyu sıkmadan hikayenin içindeymişsiniz hissine kapılmanızı sağlayacak muazzam güzellikte anlatır. Kitaptan sürekli gözlerinin içi parlayarak bahsederek beni bu kitabı okumaya teşvik eden sevgili dostum Ali Uçar'a ve kitabı hediye eden yine çok sevgili dostum Ali Fuat Bektaş'a teşekkür ediyorum.
    Kitaptan Altını Çizdiklerim:
    - İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.
    - Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine birkaç kadeh içelim.
    - İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…
    - İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir...
    -... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş : etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..
  • Ölüm fikri, insanın, hiç şüphesiz en temel düşünceleri arasında yer alır. Hasret, korku, pişmanlık, keder, ıstırap gibi menfi ruh halleri çok zaman ölüm endişesiyle birlikte anlam kazanır.

    Ölüm hakikatini bilen kullara göre ise ölüm bir sevincin, bir bahtiyarlığın, bir vuslat ve visalin başlangıcı; Cemal'e ve Didar'a açılan bir kapıdır... Bu kapının eşiğine varmayı arzulayan kullar, hani su Bizim Yunus gibi erenler için duygular bir medd ü cezir halidir ki, hayat ile ölüm arasında şimsek hızıyla gelir, gider, telvine bulaşır, ha demeden hayran olur...