Evlerde huzur olabilmesi için insan yüreğinde huzur bulunmalıdır.
Yine de şarkı söylemeliyiz her zamankinden de çok söylemeliyiz.
Tanrı seni daha çok sevecekti bense senin ruhundan uzak kalacaktım.
Yaratmak ve yıkmak sadece Tanrı’ya özgüdür çünkü onun gücü her şeye yeter insan insanı yaratarak hayata arzuyu intikamı merhameti ve korku katan oydu sanki etrafındaki kötülükleri gördüğünde suçu bana atma çünkü benim tek yaptığım kötülükleri ayna gibi yansıtmak.
her şeye rağmen özümü unutamam.
Gençliğimde beni besleyen ve bana iyilik yapmayı Öğreten yaratana hala seviyorum ona isyan ettiğimde bunu onu sevmediğim için yapmadım tam tersi onu öyle çok seviyordum ki Adem’i yarattığında kıskandım hemen oracıkta efendimize meydan okumak istedim beni mahveden de budur yine de bana bir zamanlar bahsedilen takdisleri halen hatırlıyorum ve belki de iyi davranırsam Cennet’e tekrar kabul edilebilirim.
Ayrıca hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını tapınakların bile sürekli bir ıslah içinde olduğunu göstermiş oluruz.
Her şeye rağmen dizlerimiz yara içinde fazla travma yaşamadan hayatta kaldık.(!)
Dünyada kimsenin ama hiç kimsenin bizimle ilgilenmediğini hissetmek.
Sevgi dönüştürür sevgi iyileştirir ama bazen de sevgi ölümcül tuzaklar kurar ve benliğini tamamen sevgiye adayan insanı mahveder. Özünde yaşamayı mücadele etmeyi gelişmeyi sürdürmemizin yegane nedeni olan bu karmaşık duygu nasıl bir şeydir?
Peygamberinizin o suçlu ve budala tümcesini, o bana ne kadar acı çektirmiş olan; “Düşünüyorum, şu halde varım,” tümcesini bana acı çektirmiş diyorum, çünkü düşündüğüm sürece kendi varlığımdan kuşku duydum keyfimce ve senin uzaktaki öfkene karşın değiştiriyorum ve şöyle diyorum: “Görülüyorum, şu halde varım.” Yaşamımın koyu, kıvamlı akışından sorumlu değilim: Beni gören yaratıyor beni; ben, onun beni gördüğü kalıbımla varım, beni nasıl görüyorsa öyleyim. Gecelere özgü ve ölümsüz yüzümü geceye çeviriyor, bir başkaldırma, bir isyan halinde dimdik duruyorum karşısında, Tanrı'ya, "İşte, buradayım!" diyorum. Buradayım, senin beni gördüğün gibi, ben, olduğum gibi! Kim olabilirim? Sen beni tanıyorsun, ben kendimi tanımıyorum. Kendime katlanmaktan öte ne yapabilirim? Ve sen, bakışı sonsuzluğa dek benden gizlenen, sen bana katlanacaksın.
İnsan, bütünüyle ne meleksi bir teslimiyet, ne şeytani bir isyan, ne hayvansi bir masumiyet üzere duruyor. Onu bir başına bu boyutlardan hiçbirine indirgemek mümkün olmuyor. O, isyanında teslimiyeti, teslimiyetinde aczini, aczinde kudretini ortaya çıkartabiliyor.
Babamın kitaplığını karıştırdığım bir gün, Darülfünun öğrencilerinin resimlerinin bulunduğu bir yıllık gözüme çarptı. Bu yıllığı incelerken gördüğüm bir fotoğraf dikkatimi çekti. Bütün öğrencilerin kravat takmış, koyu renk elbiseler giymiş, saçlarını tek tel oynamamacasına taramış olarak çektirdikleri bu fotoğraflar arasında, saçı başı darmadağınık, ceketsiz, açık yakalı, kolları sıvalı beyaz bir gömlek giymiş bir gencin resmi de vardı. Diğer mazbut giyimli gençler arasında hu fotoğraf, sıkı bir disiplin altında geçen hayatımda bana bir isyan bayrağı, bir başkaldırı simgesi gibi gelmişti. Adını okudum. Nihai Atsız. Demek o sıralarda o kadar sözü edilen Turancıların başı Nihal Atsız buydu. Babamdan sordum Nihai Atsız'ın kim olduğunu, Turancıların kimler olduklarını ve ne istediklerini. Babamın o gün bana neler anlattığını tam olarak hatırlamıyorum. Fakat Nihai Atsız'ın kim olduğunu, başını çektiği hareketin amaç ve hedeflerini, Turancılığın yurdumuz için bir felaket olacağını, beni hemen ve kesinlikle ikna edecek bir şekilde anlatmış olmalı ki Turancılık hevesinden daha başlamadan vazgeçtim. Kaldı ki Turancıların, Türkçülerin kimler olup neler yaptıklarını ve babamın gerçekten haklı olduğunu bizzat görmek için çok beklemeyecektim.
1945 yılının aralık ayında Tan matbaasının, milli duyguları galeyana(!) gelen gençler tarafından yıkıldığını, bu gençlerin Babıali'nin altını üstüne getirdiklerini, İkinci Dünya Savaşı boyunca dünyadaki ve Türkiye'deki gerçekleri doğru olarak yansıtan tek gazete olduğunu ilerde öğreneceğim Tan gazetesinin sahibi Zekeriya Sertel'i lanetlediklerini, gazetedeki köşesinde her gün yazısı çıkan Sabiha Sertel'i kırmızı mürekkebe bulayıp sokakta oynatmaya hazırlandıklarını, bu satırları okuyanlar arasında hatırlayacak olanlar vardır kuşkusuz. Tan