ve umut mâzidedir ve geçmiş, gelecekte ve garip nâdidedir ve nâdide, gerçekte ve bütün silahların namlusunda bir filiz ve ölmüştür evmimiz ve uygarlıktır belâ ve her yurt bir Kerbelâ ve çiçek bidâyettir ve terazi nihâyet ve tedbir karanlıktır ve takdirse, ânlıktır ve umuttur alçalan ve indifâdır çalan ve mahzun Itrî, Dede ve nağmeler âşüfte ve derman bölünüyor ve kervan siliniyor ve sessiz ordularla gelseydi uyuyanlar ve gitseydi âlemden ölüm renkli dumanlar ve Furkan aydınlığı kuşatsaydı ülkemi ve irfân denizine yelken açsaydı gemi ve bitseydi istırâp can harâp; cânân harâp yetiş imdâda ya Râb.
Sayfa 79·Kitabı okudu
Bırak ay gitsin sen kal bu gece.. ♪♫♪
Madem, günlerimiz, sevgilim, kısa, Madem, dudakların yandığı lâhza İçin ruhumuzda bir özleyiş var, Kal, çizsin hülyamız mat ufkumuza Gümüşlü sabahlar, altın akşamlar, Soluk bir gül ıtrı gibiyken bahar…
Sayfa 30 - Hâmit Macit Selekler·Kitabı okudu
Şiir
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
"İslamiyet Süleymaniye'de kubbe, Itri'de nağme, Baki'de şiir."
İletişim Yayınları·Kitabı okudu
İSMAİL DEDE EFENDİ: TÜRK MÜZİĞİNİN SON DEVİ...
(...) III. Selim’den sonra, yine bir musikîşinas Padişah olan II. Mahmud devri gelir. Türk müziğinin altun çağı, toplum hayatındaki olanca izmihlâl manzaralarına rağmen, bu devride de devam eder. II. Mahmud’un III. Selim’den aşağı kalmaz bir bestekâr olduğunu, ama bir çok II. Mahmud bestesinin yanlışlıkla III. Selim’e mâledildiği için kadrinin pek bilinmediğini savunanlar vardır. Fakat bu devrin asıl büyük simâsı, hiç şübhe yok ki, İsmail Dede Efendi’dir. Ona “Türk müziğinin son devi”, ve “hâce-i âhir” derler. Onun hakkında Ahmed Hamdi Tanpınar’ın şu sözleri dikkat çekicidir: “İsmail Dede, Osmanlı İmparatorluğu’nun, bir inkırazla beraber yürüyen medeniyet ve kültür değiştirme devrinin başında, neticeleri hayatımızda bugün dahi hissedilen vahim hadiselerin arasında yetişti. III. Selim devrinin umumî hayatta çok mütereddit olan garpçılığını, kendi zevkimizde rokoko rönesansını, II. Mahmud devrinin kanlı ve elim hadiselerini ve 1826’dan sonraki ümid ve azablarını, Abdülmecid zamanının toptan yenileşme ve değişme kararlarını gördü. Eseri, bu uzun ve buhranlı devrin vesika mahiyetinden öteye geçebilecek tek mahsülüdür, demek belki de hatâlı olmaz. (…) O, Türk musikîsinin son büyük üstadıdır. Hattâ daha ileriye giderek diyebiliriz ki, bir inkırazı muhteşem bir zafer yapan dehâsıdır.” __1778 yılında İstanbul’da doğan Dede Efendi, Mühürdar Süleyman Ağa’nın oğludur. Ailesinden gelen bir isimle “Hammamîzade” olarak anılır. “Dede” sıfatı ise, bütün büyük bestekârlarımız gibi Mevlevî olmasından ve bu tarikatteki rütbesindendir. Daha çocukluğunda dikkat çekici bir ses güzelliğine sahibtir. Tahsil basamaklarını hızla tırmanırken, bir taraftan da tarikatte “çile” doldurur. 1799’da “dede” pâyesine erdiği yıl bir bûselik şarkı ile müzik muhitine adımını atar. Onun ardından
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
ITRÎ: TÜRK MUSİKÎSİNİN PIRİ...
(...) Hatırı sayılır musikî severlerimizden olan Yahya Kemal Beyatlı, Itrî’yi “Türk musikîsinin pîri” olarak vasıflandırdıktan sonra, onun ardından gelen 1718-1730 dönemine “Lale devri” adını verir; bu isimlendirme ondan kalmıştır… Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın, Cenneti yeryüzüne indirmek adına devleti uykuya yatırdığı ve Patrona Halil isyanı ile kanlı bir şekilde sona eren bu dönem, eğlencenin ön plâna çıktığı ve musikînin her köşede çınlamaya başladığı bir dönem olmuştur. Bundan önce musikî, İlâhî tefekküre bitişik bir mânâ ifade ediyor, neredeyse “İlâhî sır” sayılıyor ve bir nevi “kapalı kapılar ardında” icrâ edilmektedir. Lale devrinde sokağa dökülen musikî, çatallaşarak, iki ayrı dünyevî yön tutmaya ve iki ayrı dünyevî yönde büyümeye başlar. Bu yönlerden birincisi “yoğun hüzün”dür; Türk musikîsinin yapısında olan hüzün, gittikçe yoğunlaşmaya, ağırlaşmaya, meyhâne kasvetine dönüşmeye yüz tutmuştur. İkincisi “neş’e ve eğlence” havasıdır; Lale devri’nde o da alıp yürüyecek, Türk musikîsini adetâ harem cariyelerinin eğlencesi kılığına sokmaya doğru gidecektir.
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
ITRÎ: BİR TÜRK MUSİKÎ DEHÂSI...
(...) Itrî’ye gelince, Türk müziği gerçek bir musikî dehâsı örneğine kavuşmuştur. Takrîben 1640’ta İstanbul’da doğan Itrî, Hafız Post mektebinden yetişmiştir. Yenikapı Mevelevîhânesi’ne müntesib olup, Şeyh Câmi Ahmed Dede Efendi’den ders aldığı söylenir. Asıl adı, Buhurîzade Mustafa Efendi’dir. “Itrî” mahlasını divan ve âşık tarzında yazdığı şiirlerde kullanmış ve bu mahlasla şöhret bulmuştur. “Itrî” kelimesi, bugün halk arasında iyi bilinen “ıtr” (gerenium) çiçeğinden gelmekte ve “güzel ve lâtif koku” anlamını taşımaktadır. Itrî de, musikîde attığı adımlarla, günümüze ve İslâm âleminin her köşesine kadar yayılan “güzel ve lâtif bir koku” olmuştur. O, yalnız müzik ve şiirle değil “hüsn-ü hatt” sanatıyla da meşgûl olmuş, bilhassa “ta’lik” tarzında büyük bir usta olarak dikkat çekmiştir. Bunun yanında, meyvecilik ve çiçekçilik, onun başlıca uğraşı durumundadır. “Mustafabey armudu” olarak bilinen armut çeşidini -muhtemelen- aşılama yoluyla o bulmuştur. Onun hayatına dair her şey, insanda derin bir hayret ve hayranlık uyandırır. Hayatında büyük bir şöhret kazanmış ve Saray’ın himayesine alınmış olan Itrî’nin eserlerinden tüten lâtife ve rayiha, İslâm âleminin pek çok köşesine ulaşmakla beraber, Kırım Hanı Selim Giray’ı bilhassa mestetmiştir. Osmanlı sarayı tarafından ihsanlara boğulan bestekâra “Padişah musahibliği” makamı takdim edilmiş, ama o bununla kanmayıp, “esirciler kethüdalığı” görevini de istemiştir. **Bunun sebebi, gözünü şahsî hırs ve makam keyfi bürümüş olması değildir şübhesiz; bütün dehâlar gibi o, sosyal imkânlarını san'atının emrine sunmayı bilmiş ve bunlar sadece san'atı için yararlanabildiği ölçüde onun gözünde kıymetli olmuştur. Orta budala bir müzisyen yönünden saraya hânende kabul edilmek, görülebilecek ikbâl rüyalarının en
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Doğuşu ve Gelişmesi-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları