(...) Itrî’ye gelince, Türk müziği gerçek bir musikî dehâsı örneğine kavuşmuştur. Takrîben 1640’ta İstanbul’da doğan Itrî, Hafız Post mektebinden yetişmiştir. Yenikapı Mevelevîhânesi’ne müntesib olup, Şeyh Câmi Ahmed Dede Efendi’den ders aldığı söylenir. Asıl adı, Buhurîzade Mustafa Efendi’dir. “Itrî” mahlasını divan ve âşık tarzında yazdığı şiirlerde kullanmış ve bu mahlasla şöhret bulmuştur. “Itrî” kelimesi, bugün halk arasında iyi bilinen “ıtr” (gerenium) çiçeğinden gelmekte ve “güzel ve lâtif koku” anlamını taşımaktadır.
Itrî de, musikîde attığı adımlarla, günümüze ve İslâm âleminin her köşesine kadar yayılan “güzel ve lâtif bir koku” olmuştur. O, yalnız müzik ve şiirle değil “hüsn-ü hatt” sanatıyla da meşgûl olmuş, bilhassa “ta’lik” tarzında büyük bir usta olarak dikkat çekmiştir. Bunun yanında, meyvecilik ve çiçekçilik, onun başlıca uğraşı durumundadır. “Mustafabey armudu” olarak bilinen armut çeşidini -muhtemelen- aşılama yoluyla o bulmuştur. Onun hayatına dair her şey, insanda derin bir hayret ve hayranlık uyandırır.
Hayatında büyük bir şöhret kazanmış ve Saray’ın himayesine alınmış olan Itrî’nin eserlerinden tüten lâtife ve rayiha, İslâm âleminin pek çok köşesine ulaşmakla beraber, Kırım Hanı Selim Giray’ı bilhassa mestetmiştir. Osmanlı sarayı tarafından ihsanlara boğulan bestekâra “Padişah musahibliği” makamı takdim edilmiş, ama o bununla kanmayıp, “esirciler kethüdalığı” görevini de istemiştir. **Bunun sebebi, gözünü şahsî hırs ve makam keyfi bürümüş olması değildir şübhesiz; bütün dehâlar gibi o, sosyal imkânlarını san'atının emrine sunmayı bilmiş ve bunlar sadece san'atı için yararlanabildiği ölçüde onun gözünde kıymetli olmuştur. Orta budala bir müzisyen yönünden saraya hânende kabul edilmek, görülebilecek ikbâl rüyalarının en
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Doğuşu ve Gelişmesi-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)