"Asla fantastik kitap okumam, beni sadece gerçekler alakadar eder" diyen o büyük konuşan insan bendim işte... ×͜×
Harry Potter serisine başlamak, bana tamamen farklı bir pencere açtı. Kitap o kadar güzeldi ve su gibi aktı ki, nasıl bittiğini gerçekten anlamadım. Meğer insanın bazen gerçek yaşamın koşturmacasından uzaklaşmaya, biraz sihire ihtiyacı varmış.
Harry’nin hiç beklemediği bir anda Hogwarts Büyücülük Okulu’na çağrılmasıyla, biz de kendimizi onunla birlikte maceradan maceraya atılırken buluyoruz. Harry, Ron, Hermione, Hagrid, Dumbledore, Profesör McGonagall ve Snape... Her birini ayrı ayrı sevdim. Düşünün ki Snape'i sevebilmek için bile bir şeyler buldum. (ama Voldemort lütfen biraz ötede dursun!).
Bu kitap; sevgi, dostluk, arkadaşlık, kin, nefret ve cesaret birçok duyguyu bize aynı anda yaşatıyor. Fantastik kitaplara karşı ön yargılı biriyken ne kadar yanıldığımı anladım.
Ön yargılarımı yıktığıma göre fantastik kitaplara şans vermeye devam!
Soğuk bir zindanda işkence dolu günlere uyanan Evera Alfen, düşman topraklarına sığınmakla suçlanarak esir alınmıştır. En güvendiği insanlar tarafından ihanete uğrayan Evera, yıllardır halkı baskı altında tutan Seçkinler’in karşısında artık bir suçlu olarak görülmektedir.
UKG serisine iyiden iyiye alıştım ben. Açıkçası sanki yuvada gibi hissediyorum. Distopya türünü gerçekten çok seviyorum. Farklı bir dünyada yaşamak ve o dünyanın kurallarına uymak hoşuma gidiyor. İlk kitapta evet evreni tanımıştım ama bu kitapta bambaşka bir boyutunu göstermiş yazar bizlere. Yuva’nın o karanlık tarafını ve acımasız kurallarını gördük. Tüylerim diken diken olmadı desem yalan olur valla.
Everam da Everam, benim güçlü kekim. Keşke Yuva’ya geri dönmeseydi ama ne yapalım el mecbur. Bu kıza herkes mi ihanet eder yahu çok sinir oldum. Olven ve Aryan’a aşırı kuruldum, mimledim onları. İnsan arkadaşına göz göre göre ihanet eder mi valla pes.
Rans, kurgunun başında göremiyoruz kendisi. Ben Rans’ı çok seviyorum ya bence hoş bir karakter Umarım üçüncü kitapta Evera ile aralarındaki çekim artar. Bu ikilinin birlikte savaşmasını çok istiyorum. Daha çok kaos daha çok kavga
İsyancılar, her distopya kitabında olmazsa olmazlar. Açıkçası ben isyancılar topluluğuna da tam olarak güvenemiyorum bakalım üçüncü kitapta falan mutlaka bir şey çıkacak gibi hissediyorum.
Edebiyatımızın en fiyakalı, en can acıtan ve kuralları en çok hiçe sayan yeraltı şairi küçük İskender’in, isminin ağırlığıyla bile konforlu alanları darmadağın eden eseri:
Ölü Evinde Seks Partisi
Bu kitap bir şiir ya da metin toplamı değil; ahlakın, normların ve ölümün kıyısında dans eden bir manifesto. Küçük İskender’in kendi hırçın, cesur ve yaralı diline yakışır bir bakışla, o karanlık odaya giriyoruz bu kitapta.
Küçük İskender Türkçe edebiyatta tabu sayılan ne varsa onun üzerine benzin döküp çakmağı çakmaktan hiçbir zaman çekinmedi. Ölü Evinde Seks Partisi’nde de tam olarak bunu yapıyor. Kitap, isminin çağrıştırdığı o çiğ provokasyonun çok ötesinde, insan varoluşunun en dipteki iki güdüsünü yan yana getiriyor: Eros ve Thanatos. Yani arzu ve ölüm.
Yazar, yas tutulan bir evde, çürümeye yüz tutmuş bir cesedin hemen yanı başında insan teninin o amansız, hayvanca ve hayati sıcaklığını parlatıyor. Çünkü İskender’e göre yaşamak, tam da ölümün gözünün içine bakarak sevişebilme cüretidir.
"Biz, ölümü bir oda sıcaklığına indirgeyenlerdeniz. Orada ne bir eksik ne bir fazla; sadece tenin kemiğe, kemiğin toprağa borcu ödenir."
Kelimelerle sevişen, kuralları siken bir dil
İskender’in bu kitaptaki dili, korunaklı odalarında steril hayatlar yaşayan entelektüelleri rahatsız edecek bir çiğliğe sahip.
O, kelimeleri süslemiyor; aksine yontuyor, kanatıyor ve okurun yüzüne fırlatıyor. Eşcinsellik, marjinal ilişkiler, uyuşturucu, gecenin görünmeyen yüzü ve kentin lağımları...
Hepsi onun estetiğinin bir parçası.
Kitap boyunca kurulan her cümle, burjuva ahlakının iki yüzlülüğüne indirilmiş sert bir tokat gibi:
"Sizin kutsal saydığınız o temiz çarşaflar, bizim kirli fantezilerimizin yanında sadece birer kefendir. Biz o kefeni yırtıp içinden aşkı çıkardık; sizse aşktan sadece bir evlilik cüzdanı
Dava, belli bir olay örgüsü barındırmamasına rağmen Kafka'nın modern dünyayı, otoriteyi ve insanın varoluşsal suçluluğunu sorguladığı/sorgulattığı bir başyapıt. İncelemem biraz uzun olabilir çünkü yoğun bir içerikle ilgili yazıyorum.
Kitabın arka kapağında bu eserin distopik bir evrendeki hukuk sistemini anlattığı yazıyordu. Kitabı okudukça, aslında son derece realitenin içinden geçen bir roman olduğunu fark ettim.
Kitap, Kafka'nın âdeti olduğu üzere "bir sabah aniden" gelişen bir olayla başlar. İki memur, karakterimiz Josef K.nın evine gelirler ve ona artık "tutuklu" olduğunu söylerler. Fakat K., suçunun ne olduğunu asla öğrenemez. Neyle suçlandığını, ne yapması gerektiğini hiç bilmeden bir girdabın içine çekilir. Burada garip olan şudur ki, Josef K. tutukludur ancak yine günlük yaşamına devam etmesine izin verilir yani görünürde bir değişiklik yoktur. İşe gider, evine döner, hayatını temelli değiştiren bir unsur değildir tutukluluğu. Fakat tüm sayfalarda görünmez bir otoritenin gücü dolaşmaya devam eder. Düşünün ki suç yok, suçluluk hissi var. Hangi suçtan yargılandığını K. başta olmak üzere kimsenin bilmediği, sürecin nasıl işleneceği konusunda herkesin bir fikir sahibi olduğu fakat kimsenin hiçbir şeyi düzgünce bilmediği bir ortamda, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan ve bu düzlemde kendisine yabancılaşan karakterimize bizler de eşlik ediyoruz.
Kitap ilerledikçe bizler asla bu hukuk sistemi içerisinde 'tam bir aklanma'nın da mümkün olmadığını öğreniyoruz. Yani kişi ne kadar suçsuz olursa olsun, dava bir kere başladı mı artık paçasını asla tamamen kurtaramayacaktır. Kendini kurtarmak için uğraştıkça hukuk sistemine köle olacak, uğraşmadığı takdirde de ezilip gidecektir.
En kötü sonuç bile belirsizlikten iyidir diyen bir yazar vardı, bu söz örgüde çok sık geldi
Bazı kitapları okuruz, bazı kitaplar da bizi okur. Benim için Böyle Buyurdu Zerdüşt ikinci gruba ait. Bu kitabı bitirdiğimde Nietzsche'nin fikirlerini öğrenmiş olmaktan çok, kendi içimde sakladığım sorularla yüzleşmiş hissettim. Çünkü Zerdüşt, bana dünyanın ne olduğunu anlatmıyor; benim kim olduğumu sorgulatıyor.
Friedrich Nietzsche burada bir ahlak öğretmeni gibi konuşmaz. Bir peygamber gibi de konuşmaz. Daha çok, insanın üzerine örttüğü bütün yalanları tek tek kaldıran acımasız bir arkeolog gibidir. Onun kazdığı yer tarih değil, insan ruhudur.
Kitabı okurken sürekli şu düşünceye döndüm: İnsan gerçekten kendi hayatını mı yaşar, yoksa kendisinden beklenen hayatı mı? Nietzsche'nin "sürü ahlakı" dediği şey tam da burada ortaya çıkıyor. Çoğumuz özgür olduğumuzu düşünürüz; fakat inançlarımızın, korkularımızın, ideallerimizin ne kadarının bize ait olduğunu sorgulamayız. Zerdüşt bana, insanın en büyük hapishanesinin duvarlar değil, alışkanlıklar olduğunu hatırlattı.
Üstinsan kavramını da hiçbir zaman güç ya da üstünlük meselesi olarak okumadım. Benim gözümde Üstinsan, kendisini sürekli aşmaya çalışan insandır. Dün inandığı şeyi bugün eleştirebilen, kendi hakikatini yeniden kurabilen, konforunu değil dönüşümünü seçebilen insan... Çünkü Nietzsche'nin dünyasında insan tamamlanmış bir varlık değil, sürekli oluş hâlindeki bir ihtimaldir.
Kitabın en sarsıcı tarafı ise bana göre ebedî dönüş düşüncesiydi. Eğer aynı hayatı sonsuz kez yaşamak zorunda olsaydım, buna razı olur muydum? Bu soru ilk bakışta metafizik görünür ama aslında bütünüyle etik bir sorudur. Çünkü insanın yaşamına verdiği değer, onun tekrarına vereceği cevapta gizlidir. Ben bu soruyu okurken geçmişime değil, bugünüme baktım. Çünkü tekrar yaşamak istemeyeceğim bir hayatın içinde yaşıyorsam, asıl problem kaderde değil
Böyle Söyledi ZerdüştFriedrich Nietzsche · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202447,6bin okunma
Həqiqətin paradoksundan çıxış ederək onun həll yoluna qarşı yaranmış vəziyyətlər silsiləsi. Yazıçı bu kitabında “qəddarlığı” sadist bir hərəkət kimi deyil, reallığın ən çılpaq və dəyişməz forması kimi müəyyən edir. Həyatın ən adi həqiqətləri belə, insanın rahatlıq zonasını pozduğu üçün bu prinsip altında qəbul edilir. İnsanın elə bir zaman dönümü olur ki, bəzən həmin "qəddarlıq" stiuasiyasından kənara çıxmadan həyatın mənasını dərk edir və ondan nəticə çıxarır. Bəzən isə belə bir nəticəni əldə etməyən insanlar vardır.
Bu araşdırmada Clement Rosset, insanların həqiqətə göz yummağını və onunla üzləşməkdənsə, təsəlliverici yalanlara əl atmağı üstün tutduqlarını tənqid edir. Baxın, həmin o "qəddarlıq" stiuasiyasını özünə bəraət qazandıranların paradoksu tam şəkildə elə budur. Kitabın ilk girişində həmin bu mövzuya uyğun belə bir sitat verilmişdir;
"Hakikatin zalimliğini, gerçeğin pürüzlerini gidermeyi amaçlayan her şeyin kaçınılmaz sonu; nedenlerin en muhteremi olarak girişimlerin en dâhiyane olanının saygınlığını yitirmesidir." səh.7
Bu fəlsəfi kitabı mən, Sigmund Freud-in Uygarlığın Huzursuzluğu əsərinə çox bənzətdim. Orada isə əksinə olaraq, ümitsizliyin paradoksu öz əksini tapır. Bir çox filozoflardan sitatlar gətirilən bu kitabda ən çox Paul Valery -nin sitatını bəyəndim, deyir ki;
"Ruhumdan bir idol yarattığımı itiraf ediyorum, lâkin başka bir idole hiç rastlamadım.” səh.40
Qısa amma dərin fəlsəfi mahiyyətini qoruyan bir kitabdır. Oxumanızı tövsiyyə edirəm.