Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim
Beni yalnız yarasalar tanıdı
Az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı
Adım hırsıza da çıkacaktı
Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı görmedim
Kanunlarını kağıtlara yazmışlar
Benim anılarım gibi
Taşa kayaya su çizgisine
Gök kıyısına çiçek duvarına değil
Kedi yavrularından başka
- O da gözleri açılmamış olanlardan başka -
El uzatmaya değer
Soluk alır bir nesne bulamadım
Bir gün daha öldü
Ey batıdaki mağaralar
Beni afyonunuz bağlasaydı da
Uyusaydım
Bu katı bu sert kente gelmeseydim
Bir kaç eski ölünün kemiğini fosforladım
Işıklarını arttırdım bin yıl sonraki çocuklar için
Yaşlı bir adamın şapkasını düşürdüm
Karpuz kopardım
Dağdan taş yuvarladım
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
(...) Dün ilk defa, “Salih Mirzabeyoğlu’na Özgürlük” kampanyası çerçevesinde Bolu’ya giden arkadaşların müşahhas bir deliline ulaştıkları fenomen… Salih Mirzabeyoğlu‘nun bizzat yazdıkları ve görgü şahitlerinin yanında yaşadıkları delil kabul edilmiyor ya, o yüzden “ilk defa müşahhas delil” diyorum…Gönüldaşların kendi anlatımıyla, virgülüne dokunmadan, “Telegram”ın nasıl komplike ve neden anlatması zor bir işkence olduğunu gözler önüne seriyor… Adalet Bakanlığı alsın bunu, alsın bunu, bunu alsın, okusun:
"Bolu Kuruçay mevkiinde Kuruçay Kur’ân Kursu… Bolu F Tipi Cezaevi’nin hemen yakınında bir yer. Abdurrahman Hoca bu Kur’ân Kursu’nun hocası. Civarda şimdilerde yeni yapılmış olan Kuruçay Camii olmadığı için ezan okunan bir yer yok. Bu hoca da Kur’ân Kursuna eklemiş bir hoparlör ve namaz vakitlerinde ezan okuyor. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Bolu F Tipine getirildiği tarihlerden bir gün. Abdurrahman Hoca farkında bile değil Mirzabeyoğlu‘nun hemen diplerinde olan Bolu F Tipi Cezaevine getirildiğinin. Eski alışkanlığıyla, yâni her vaktin ezanını Kur’an Kursundan okumaya devam ediyor.
Bir gün kurs, Bolu polisi tarafından basılıyor ve alınıp sorgulanmaya götürülüyor Bolu emniyetine. Sorgulamada kendine: “Sen o okuduğun ezanla Mirzabeyoğlu ile mi haberleşiyorsun?” tipi değişik değişik sorular. Bir kaç günlük sorgulamadan ve bir daha ezan okumayıp Mirzabeyoğlu ile haberleşmemesi için yapılan tehditlerden sonra serbest bırakılıyor Abdurrahman Hoca. Ve artık Kuruçay Camii’nin inşaatı tamamlanana kadar Bolu F Tipi Cezaevi ve Bolu Kuruçay mevkii ezan sesine hasret…"
__Dün kurbanlarımızı Bolu F Tipi önünde kestik. Küçükbaşların kolay olmasından dolayı Bolu F Tipi önünde, büyükbaşların kesiminin ise biraz zor olmasından dolayı Kuruçay Kur’an Kursunda kurulan kurban kesim
Bir gün, Bay Watts, siz de yitip gideceksiniz. Çocuklarınız varsa sizi hatırlarlar, torunlarınız varsa Tanrı'nın izniyle on- lar da sizinle ilgili birkaç anı kırıntısını hatırlayabilirler an- cak onların çocukları sizi kesinlikle hatırlamayacak. Bir- kaç eski fotoğrafı raftaki bir albümde saklarlar belki. Ve yine belki, yaşamları boyunca iki-üç kez albümün sayfa- larını çevirip sizi görürler ve Aaa, evet, bizim Jimmy şu bü- yük büyük büyükbabamız Mick'e benzemiyor mu? diye düşü- nür ve bir sonraki sayfaya geçebilirler. Sizden geriye sadece bu kalacak, bu da üç nesilden daha az bir süre içinde nere- deyse tümüyle silinip gidecek. Şu anda bedeninizin içinden baktığınızda size muazzam görünen hayatınız, soyunuzdan gelenlerin damarlarındaki kandan ve belki de, eğer şanslıysanız moda diye tanımlanan her şey gibi 70 küsür yıl sonra yeniden moda olacak ve SİZİN hakkınızda hiçbir şey bilinmeyen yeni doğmuş bir bebeğe eleştirilecek aile ağacının bir dalından koparılmış isminizi taşıyan uzak akraba bir adaşınızdan ibaret olacak. Fakat insan hayatını sayfalara emanet etmişse az önce tarif ettiğim trajedi gerçekleşmez. Düşünün bir... İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevap- lar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir. Bu halkalar hiçbir zaman bir araya getirilmese bile, ki kesinlikle hiçbir zaman getirilmeyeceklerdir, ölmekte olan bir karahindiba- nın kırılgan tohumları gibi üflenip yeryüzüne dağılmış ola- rak kalsalar da mektubun sahibi olan kişinin hayat hikâye- sinin bir şekilde muhafaza edildiğini, o mektubun bir gün birileri için çok küçük de olsa bir anlam ifade edebileceğini düşünmek harika bir şey değil mi?
Ama son yılların olayları “medeniyet” ve “kültür” gibi kelimelerin anlamıyla ilgili görüşlerimizi kökünden değiştirdi. Bunları “düzen” ve “konfor” kavramlarıyla eşleştirmeye razı değiliz artık. Vahim sonuçları olan bu yanılgıyı en çok da istatistik bilimi, bir ülkenin milli gelirini, her bireyin bundan ne kadar pay aldığını, kişi başına kaç otomobil, kaç banyo, kaç radyo düştüğünü, ne kadar sigorta primi ödendiğini hesaplayan bu mekanik bilim dalı beslemiştir. İstatistik tablolarına bakılacak olursa, dünyanın en kültürlü, en medeni halkları, en fazla üreten, en çok tüketen ve en çok bireysel servetin olduğu ülkelerdir. Ama bu tabloların temel eksikliği, kültür ve medeniyetin en önemli ölçütü olduğuna inandığımız insani tavır ve zihniyettir.
Sık sık yanıma gelir, elimden çekiştirip sorardı: "Baba, bir masanın dört köşesi vardır. Peki, bir köşesini kesersek kaç köşesi kalır?"
Fengxia'nın bunu nereden öğrendiğini bilmiyordum, fakat üç köşesi kalır diye yanıtladığımda ağzı kulaklarına varıncaya kadar güldü ve *Yanlış! Beş köşesi kalır," dedi.
Onu duyunca ben de gülmek istedim ama gülemedim. Dört kişilik gerçek ailemizi düşündüm. Karnındaki bebeği saymazsak. Jiazhen bizi bırakıp gidince masanın bir köşesi kesilmişti "Annen eve dönünceye kadar bekle, o zaman beş köşesi olacak." dedim Fengxia'ya.