Tümünüz, sen yatağında uzanmış, uzak iklimlerin ve gelecek günlerin şiirlerini düzen ozanım; sen varlıkla yokluğun arasında mekik dokuyan diyalektiksiz konuşamayan filozofum; sen beni doğurduğuna pişman olmadığını söyleyen anam; sen, Kendinden kaçma, kendinden kaçamazsın, bunu gördün işte, diyen kör sevgilim... izin verin de çıldırayım sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım. Biraz da dağ başlarında çıldırayım. Çünkü burada, bu koşullarda, ancak çıldırarak sürdürülebilir yaşam. Kendinden kaçma. Oh, güzel bacaklarının arası kaşınan sevgilim, kendimden kaçarsam ilk sığınacağım liman bil ki orası. Ama ne yazık ki kaçamıyorum kendimden. Tam tersine kendi kendimin izi peşindeyim. Nicedir burada kendimi arıyorum, kapısının önünde, kapısını açıp evine girmek için karanlıkta yitirdiği anahtarını arayıp bulamayan, çıldıran, kapısını kıramayan, bir çaresiz, bir garip kişi gibi, burada, garip, tanımadığım insanların arasında. Öyleyim. Kendimi ararken, onları/başkalarını/başka insanları buluyorum. Ve onları bulurken, yavaş yavaş kendimi bulur gibiyim. Kurallar içinde bulamaz insan kendini, bunu çoktan anladım. Aklın kuralları içinde bulamaz, bunu burda anladım. Belki aşkın kuralları içinde bulabilir. Ama aşkın kuralı var mı? Belki bir yarısını bulur. Ya öbür yarısını? Dağda mı? Taşta mı? Yollarda mı? Denizde mi? Ne bileyim ben! Belki her yerde. Belki hiçbir yerde. Belki bir başka insanda. Başka insanlarda. Başka bir yer? Orası neresi? Başka bir insan. Ah! Onu bilen mi var? Ah! Onu tanıyan mı var? Kendinden kaçma!