Yaşadığımız sürece yaptığımız hiçbir şey doğru olmayacak. Hiçbir şeyin üstünde kontrolümüz yok. Sanki paket gibi bir yerden bir yere taşınıyoruz. Seyahat ediyor gibi değil de, işlemden geçiyor gibiyiz. Daha çok bekliyormuşuz gibi bir durum söz konusu. Daha çok bir zamanlama meselesi. 
Sayfa 120 - Ayrıntı Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Hayatıma kim yön veriyor? Ben mi yoksa beni aşan bir güç mü? Kısaca kader meselesi, iyilik ve kötülük nedir? Erdem nasıl tanımlanıyor? Kaynağını nereden alıyor? Hayatta birtakım sorumluluklarımız var mıdır? Özgürlük nedir, mutlak özgürlük olabilir mi? İdealle reel niçin çatışıyor, reelin hâkim olduğu bir dünya, insan varlığını kısıtlamıyor mu?
Sayfa 65·Kitabı okudu
Alıntı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Ve kuş var, tüm bu hengâmenin arasında, derdi meselesi kendiyle, "ben" dediği o çözüm-süz-bitimsiz bilmeceyle; kuş var tek tek koparmakta tüyle-rini... Başkasına zarar vermez, tutup onu bunu didiklemez ama kendine sabotajlar düzenlemekte yoktur üstüne. Bit
Sen de biliyorsun, sadece bugünün meselesi değil karşı karşıya olduğumuz. Binlerce yıldır, nesilden nesile aktarılan, giderek kromozomlarımıza nakşedilmiş bir ceren ürpertisiyle yaşadı bizimkiler bu topraklarda. Hep bir yırtıcının pençesinin ya da avcının tüfeğinin ucundaydılar. Kadınıyla, yaşlısıyla, çocuğuyla bir araya gelmeleri, meseleleri birlikte çözmeye çalışmaları, işte bu ceylan olma hallerinden kaynaklanıyor.
Alıntı
Hocanın bana verdiği yazılı cevap şöyle idi: "Sana bir anekdot nakledeyim: Mülkiye öğrencisi olduğum yıllardı. Kıbrıs'ta olaylar oldu, bunalım çıktı. Türkiye'de o zamanlar İnönü önderliğinde koalisyon hükümeti var. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda bir oylama oldu ve Türkiye ala ala beş üyeden oy alabildi. Kıbrıs ise oyların kahir çoğunluğunu elde etti. Bu durum ister istemez Türkiye'de Hükümet dahil herkese sorular sordurdu. “Neden yalnızdık, bu yalnızlıkta kendi kusurumuz var mıydı vs.?” Tabii olarak yalnızlıktan sıyrılmanın çareleri neydi? Bu türden soruları hatırlıyorum. Cumhuriyet'te Ecvet Güresin, Milliyet'te Abdi İpekçi soruyu kamuoyuna da mal ettiler. Gelelim bizim anekdota: Bir gün okulun büyük salonunda hocalardan bazıları bize bir panel verdiler. İyi hatırlıyorum, Fahir Armaoğlu vardı. Yanılmıyorsam bir de Suat Bilgi ve belki Ahmet Şükrü Esmer. Dışişleri'nin talimatıyla Afrika gezisinden dönüyorlardı. Bizlere tespitlerini naklettiler. Meâlen şöyle diyorlardı: Afrika'da hemen hemen hiç tanınmıyorduk. Bu konuda hata bizdeydi. Çoğu Afrika ülkesi bağımsızlıklarını yeni kazandıkları için çok hassastılar. Onların hassasiyeti Kıbrıs'ın hassasiyetiyle buluşuyordu. Acilen Afrika'ya ilgi göstermeliydik... 70'lerin ortasında Baskın'ın [Oran] Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği-Kara Afrika Modeli metni elime geçtiği zaman ister istemez geçmişteki bu anımı hatırladım. Sonraki yıllarda neden gelişme kaydedilmedi sorusunun cevabı çok belli. Arka arkaya gelen askeri darbelerin Mülkiye'ye verdiği zarar malum. Kadrolar darmadağın oldu. İnsanların şevki söndü. Bizde maalesef çalışmalarda pek süreklilik yoktur. Ne diyeyim kader utansın! Şimdilerde, Türk müteşebbisler ihracat merakına tutuldukları için ‘bâkir pazardır' anlayışıyla Afrika'ya merak sardılar. Ne derece başarılı
Sayfa 46 - Dergâh Yayınları·Kitabı okuyor
GÂYE İLİM Mİ, TEDAVİ Mİ?
“Lorenzo’nun Yağı” geçtiğimiz günlerde televizyon ekranlarına gelen bir Amerikan filmi. Fakat Türkiye’de asıl gündeme gelişi, bundan dört yıl öncesine dayanıyor. O zamanın “Aktüel” dergisi “Anti-Tıp’ın Zaferi” [*] başlığıyla bu mevzuda imzasız bir değerlendirmeye yer vermişti. Meselelerin Türkiye’de belli bir kesim tarafından nasıl çarpıtıldığına ve en alâkasız bahanelerin bile dine saldırı imkânına nasıl dönüştürüldüğüne misâl bir yerde, o değerlendirmeyi kesip saklamıştık. İşte yeri geldi: “Ve Lorenzo… Henüz beş yaşında. Hüküm verilmiştir: Lorenzo ölecektir. Çünkü tıb ideolojisi, Lorenzo’nun yakalandığı hastalık karşısında iktidar sahibi değildir henüz. Kuşkusuz muhalif de değildir ama, en hafif deyimiyle kadercidir. Lorenzo ölecek, belki de böylece tıb bir kez daha haklı çıkacaktır: Biz dememiş miydik?..” Modern tıbbın bir ideoloji hâline getirildiği doğrudur. Ama bu ideolojinin “kaderci” olduğunu söylemek, üstelik bunu “en hafif deyim” diye nitelemek, desteksiz atmaktır. Modern tıbbın ideolojik kimliği, “kader” itikadına yer vermesinde veya insan iradesini hiçe sayan “kaderiyye” görüşüne meyletmesinde değildir; tam aksine modern tıb, kaderin hiçbir çeşidine yer vermeyen, sadece kendi ilmî hünerine inanan bir doktrindir. Kendi ilminin tükendiği yerde ise “yapacak bir şey yok” diye konuşur. İşte, kahramanımız Lorenzo böyle bir durumdadır. __“Ne var ki, Lorenzo’nun anne ve babası, SSK kuyruğunda bekleyip kaderlerini doktorların dudaklarına teslim eden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına pek benzemezler. Varoluşlarının anlamı olan oğulları için önce tıbla, sonra ölümle, arkasından da tüm yerleşik değer yargılarıyla mücadeleye girişirler. Bir yanda bilimin yüzyıllardır kurumlaşmış yanılmazlığı; diğer yanda ise ana-baba sezgisinin, gücünü sevgiden alan
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997, Remzi Vatansever imzasıyla ), -Yağmurcu- Çerçevesinde İlmin Dine Tasallutunun Hikâyesi. GÂYE İLİM Mİ, TEDAVİ Mİ?..
Akademya Yazıları