Düşünmek, varlığın huzurunda durmaktır.#y3252
Çok yönlü derin birikimli kalemi güçlü İbrahim Kalın 'in Heidegger'in Kulübesine Yolculuk 'ni okuduk, böylece Ben, Öteki ve Ötesi ile başlayan yolculuğumuz
devam ediyor ..
Batı düşüncesinin "Varlık" sorusunu unutup, onu sadece nesnelere indirgemesinin (varlıklara kurban etmesinin) eleştirisi yapılır.
Varlığa Dönüş Çağrısı: İnsanın kendi özüne ve Varlık'a yeniden dönmesinin felsefi ve ahlaki zorunluluğu vurgulanır.Doğu-Batı Sentezi: Farklı felsefi geleneklerin (Doğu hikmeti ve Batı felsefesi) aslında aynı temel soruya cevap aradığı gösterilir.
İbrahim Kalın Heidegger’in kulübesini ziyaret etmesiyle başlıyor. Kara Orman’ın eşsiz tabiatıyla bütünleşen bu kulübede yazar, Heidegger’le derin bir sohbete koyuluyor. Onu kimi zaman Nesimî’nin, Yunus Emre’nin, Âşık Veysel’in meclisine davet ediyor, kimi zaman da Molla Sadra ile yüzleştiriyor. Böylece Batı ve Doğu düşünceleri arasında felsefi bir temas alanı açılıyor ve farklı ufukların birbirini nasıl beslediğine tanık oluyoruz.
Kulübede kâfi derecede vakit geçirdikten sonra Kara Ormanın iç taraflarına doğru yürüyüşe çıkıyoruz.
Ağır ve sakin adımlarla ilerlerken tabiatın saf ve bakir hâlinin nasıl muhteşem bir mucize olduğunu düşünüyorum. Her an değişen ama hep kendi kalan; hiçbir rengi, dokusu, ışığı, gölgesi, dalı, yaprağı aynı olmayan; hem mikro hem makro düzeyde bakınca muazzam bir derinliğe, düzene, hayatiyete ve enerjiye sahip tabiatın bu sade ve dingin güzelliği karşısında aynı anda aklımın, zihnimin, kalbimin, duygularımın ve muhayyilemin nefes almaya başladığını hissediyorum.
“Varlığa komşu olmak için bakir tabiatın en elverişli yer olduğunu biliyorum ama bunu tabiat romantizmine ve doğa mistisizmine kapılmadan yapmanın imkânlarını araştırmak gerekiyor diyorum Kendi kendime.. S;26
İbrahim Kalın'ın
@okumacemberiolusturalim etkinliğinde biten ilk kitabım olan #janeeyre ile birlikte geldim...
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, @martiyayinlari ndan okudum ve baskısını, kapağını yine çok beğendim. Hem roman havasında, hem okuyucuya direk hitap ederek anı tarzında yazılmış. O zamanların yaşam koşulları, insanlar, mekanlar, görüşler oldukça detaylı bir şekilde anlatılmış.
Biraz konusuna değinmek istiyorum. Jane Eyre annesini ve babasını çok küçük yaştayken kaybediyor ve dayısının himayesine giriyor. Dayısı da ölünce, kendisini bir yük olarak gören yengesinin eline kalıyor. Sıkıntılı bir çocukluk döneminin ardından (sıkıntı diye sınırlamak kafi değil aslında) yatılı okula verilen Jane kendini yetiştiriyor ve ayakları üzerinde durmayı başarıyor. Öğretmenlik yapmak için gittiği yerde ise tüm hayatı yeniden şekilleniyor. İç dünyasını, duygularını tanımasını sağlayan, daha önce tatmadığı, anlam veremediği bir hayat... Yaptığı seçimler ve birazda şansla karşısına çıkanlar sayesinde birden fazla hayat yaşıyor aslında. Yaşamımız boyunca yaptığımız seçimlerin yolumuzu nasıl etkilediğinin çok güzel bir örneği bence. Evet aşk hikayesi okuyoruz ama iş oraya gelene kadar çıkartılacak çok ders var.
Keyifli okumalarınız daim olsun...
Jane EyreCharlotte Brontë · Karbon Kitaplar · 201742,1bin okunma
Bu incelemeyi yazmak uzun zaman aldı. Psikolojik olarak o havanın üzerimden kalkmasını beklemem lazımdı. The Butcher's Masquerade belki de serinin şu ana kadar okuduğum EN İYİ kitabı.
HALA bu serinin neden bir yayınevi tarafından alınmadığını anlamış değilim. Yani ottan b*ktan o kadar çok şey çevriliyor ki böyle bir harikalar diyarının ısrarla geride kalmasına akıl erdiremiyorum. Uzaylı distopyası ve komedi unsurları içeren böylesine kral bir seri başka nerede var sevgili yayınevi çalışanları?
Her neyse... Gelelim biricik Carl ve Donut'ın maceralarına. Beşinci kitap, zindanın altıncı katı; The Hunting Grounds. Namıdiğer Avlanma Alanı. Adından da anlaşılacağı üzere av ve avcı mantığı üzerine kurulmuş, her üç katta bir devasa bir prodüksiyonun zindanı yerinden oynattığı o nadir seviyelerden biri.
Carl beyefendinin ilk hamlesi ile kitaba zaten dehşetül vahşet bir giriş yapıyoruz. Yani ilk sayfalardan böylesine yüksek bir aksiyonla başlanılması genel anlamda kitap için bir fikir oluşturuyor. Halihazırda asla aksiyonun bitmediği bir seride aksiyon bu sefer sınırları zorluyor desem yeridir.
Biliyorum, şu zamanlarda bu incelemeleri okuyan öyle çok kişi yok. Bir kez daha bunu yayınevlerinin alıklığına veriyorum. Yoksa sekiz kitabı bir hafta içerisinde bitirecek öyle çok manyak var ki... Buraya incelemeleri okuyup kitaplar hakkında biraz da olsa bilgi almak için uğrayacak onca kişi için ben şimdiden tatlı bir girizgah hazırlıyorum kendimce. İyi veya kötü, en azından ben Carl'ın izinden gidiyorum kardeşim. Bir nevi Anarşistin Yemek Kitabı'na bırakılan notlar gibi... Ben de sizin eski zindan gardaşınızım.
Gelelim bu kitapta olan genel olaylara. Öncelikle artık diğer gezegenlerden olan uzaylı psikopatlar oyuna dahil olabilecekleri bir alana sahipler. Yani spor niyetine bu
Sabretmeyeceksen a tabip derdimi sormaAnlatmaya bir başlasam ilk faslı kitaptır
(s. 148)
Şiir, şair ister; şair de şuur… Peki ya şuur ne ister, yahut onun bedeli nedir? Doğrusu bunun cevabını bilmiyorum. Belki de bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Çünkü insanın iç dünyasını büyüten her şey biraz da eksiltir onu ; her fark ediş biraz daha ağırlaştırır omuzlarını. Ama biz en iyisi konumuza dönelim ve kelimelerin bizi götürdüğü yere gidelim. Zirâ Ömer Demirbağ’ın Divan adlı şiir kitabı, zamanın içinden süzülüp gelen zarif bir ses gibi duruyor karşımızda. Bu eseri okurken insan kendini eskiyle yeniyi birleştiren bir köprünün tam ortasında buluyor,yani en azından kendimi öyle buldum. Ne tamamen geçmişte kalmış ne de bugünün yüzeyselliğinde kaybolmuş bir eser… Tam aksine , geçmişin inceliğini bugünün duygusuyla harmanlayan güçlü bir nefes taşıyor içinde.
Bu noktada, Ömer Hoca’nın son yıllarda hayatımıza girişini de unutmamak gerek. Şiir okumalarıyla, özellikle hikâye tadındaki samimi anlatımlarıyla adeta “zaten hep buradaymış da biz yeni fark etmişiz” hissi verdi. Yıllardır yanmış ama bir türlü tütmemiş bir kandilin birden aydınlanması gibi… Önce TRT diyanet kanalında edebî programıyla , ardından çeşitli YouTube kanallarında ve televizyonlarda yayınlanan ders içerikli videolarıyla bir anda evlerimizin tanıdık sesi oldu. Onu dinleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır zaten; konuşurken ders anlatan bir akademisyenden çok, yıllardır tanıdığınız bir dostla sohbet ediyormuşsunuz hissi bırakıyor. Dolayısıyla bu kitabı elimize alınca satırlar bize yabancı gelmiyor ; aksine, o sesin yazıya dökülmüş hâli gibi..
Kitap dört ana bölümden oluşuyor: Gazeller, Musammatlar, Nazmlar ve Ayşe’ye Dair. Bu bölümlerin her biri kendine özgü havasını yansıtıyor; beni bir
DivanÖmer Demirbağ · Diyanet İşleri Başkanlığı · 054 okunma
Julio Cortazar'ın öykü külliyatının bu ikinci cildi, 1962-1977 yılları arasında yazdığı kitaplarındaki öykülerden oluşuyor. İlk cildi Ötekinin Rüyası'nda daha çok fantastik unsurların, zengin imgelerin yer aldığı öyküler ağırlıktayken, Ayak İzlerinde Adımlar'da Cortázar, benim açımdan adımlarını biraz yavaşlatmış; mikro anlatıların ve parçalı deneysel biçimlerin daha görünür olduğu, anlatı üzerindeki oyunbaz tavrını daha belirgin kıldığı bir yerde duruyor. Öykülerini adeta kadraja alınmış yoğun bir dikkat haliyle yazmış gibi bir hissiyat bıraktı bende..
Bu ciltteki öykülerinin birçoğunda Cortázar, gündelik yaşamın çoğu zaman farkına varmadan içinden geçip gittiğimiz ritmini kimi yerde yavaşlatıp kimi yerde askıya alır gibi yaparak, görünmez ayrıntılara dikkat kesilmenin ve gerçekliği yakalamanın kendine has şeklini, okuru da kolundan tutup o akışın içine dahil ederek, bazen durmuş gibi duran ama aslında kendi içinde tuhaf bir biçimde ilerleyen o yavaşlatılmış ya da ritmi bozulmuş akışta, durmaya yakın bir hareket hissiyle ilerletmesi üzerinden gösteriyor gibiydi (umarım kafanızı karıştırmayı başarabilmişimdir, zira amacım tam olarak bu :D)
Beğendiğim öykülerden biri olan ve kitaba da ismini veren Ayak İzlerinde Adımlar öyküsü, tanınmış bir şairin biyografisini yazmayı çok isteyen bir eleştirmenin şair hakkında bilgiler toplamasını anlatıyor. Eleştirmen, bu süreçte oldukça titiz bir çabanın içinde görünüyor.
“İyi fotoğraf makinelerindeki gibi öznenin, fotoğrafçının gölgesi ayaklarını çiğnemeden tam olarak çerçevenin içinde kalması için gerekli düzeltmeyi yapması gerekecekti.” s.384
Şair hakkında topladığı bilgilerle bir şekilde bağlantı kuramadığı, boşlukların oluştuğu noktalarda eleştirmen aslında kendi izleriyle karşılaşıyor. Birini anlatırken kaçınılmaz biçimde insanın biraz da
Bazı kitapları okurken insan hangi sözü alıntılayacağını şaşırıyor.Baştan sona, noktasından virgülüne kadar her sözü çok değerli.Kitaplardan çok fazla alıntı yapmayı sevmiyorum aslında kitabın özünü yansıtan ve benim açımdan etkili birkaç cümle kâfi geliyor.Ama bu kitapta onu sağlayamadım.Her söz çok haklı.
Hak...Hakkın tesir gücü var derdi büyükler.Hakkı yansıtan her sözün,her kişinin,yazarın,şairin de tesir gücü çok kuvvetliymiş,onu gördüm tekrar.Aynı hissi Cahit Zarifoğlu'nun Bir Değirmendir Bu Dünya kitabında da hissetmiştim.Galiba iki yazarın da zarif ve İslam'ı merkeze alan kişilikleri okuyucuya yansıyor.Günümüzün bayağılığından boğulan,sıkılan ve çözüm önerileri arayan herkese,gerçek İslam'ın ve sahih Müslümanlığın tertemiz pınarından su içiriyor kitabımız.O sudan bir içen de tekrar kanamıyor."Hangi dil?"diye soruyor yazar.İslam'ın kucaklayıcı sevgi dili.Sahih Müslümanların gönül dili,hâl dili.Çözüm sadece bu.Yoksa kördüğüm bi yol.Çözümsüzlük.Maharet bu yola uyabilmekte galiba,hayata yansıtıp o uğurda çalışmakta.
Tekrar okuyacağım, ve mutlaka tavsiye edeceğim,kitaplığımda en üst raflarda yerini alacaklar arasında.Edinip istifadeli bir şekilde okumak hepimize çok şey kazandıracaktır.Tavsiye olunur.
Hangi DilAli Haydar Haksal · Mgv Yayınları · 05 okunma