Gazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık . Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar, dediler. Kendisini Hilafet ve Saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığıını görünce, şu izahatı verdi: - Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirrnek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İnkılâp gerçekleştikten sonrada devirdiğni içinde taşır diyalektiğin gerçeğidir
bu hâkimiyet halkındır demek yetiyormu hayır halifenindir diyen pusudadır işe Allahı karıştırır
ortak olmak hevesindeki bölücü pusudadır işe ecnebiyi karıştırır
ortak olmak hevesindeki bölücü pusudadır işe ecnebiyi karıştırır
Lozan’da silindir şapka giyen İsmet Paşa ve arkadaşlarının başında kalpak ve fes vardır.
İsmet Paşa Türk gazetecilere vapurda açıklama yaptı. Kalpaklı, fesli fotoğraf, Tevhid-i Efkâr gazetesinin son baskısında yayımlandı.Gülcemal adlı özel vapurla Köstence’den İstanbul’a gelen Lozan heyetinin 18 kişi olduğunu belirten muhafazakâr Tevhid-i Efkâr, “Muhterem İsmet Paşamız” diye yazıyordu.
"Kırmızı kravat takıp kırmızı kalpak giyerek, önüne gelene 'yoldaş, yoldaş diyerek memleket kurtarılmaz! Efendi, efendi! Anadolu'nun en iyi matbaasını satın alıp Yeni Dünya diye satılmıs bir gazete çıkarmakla, o gazetenin şişirmeleriyle Bolşevikliğin ne olduğunu bile bilmeyen garibanları kışkırtmakla savaş kazanılmaz."
__Birkaç tane cazip görünen kürk kalpak gördüm; hoşuma gittiler ancak bahar vaktiydi. Önüm yaz deyip, fiyatını bile sormadan deneyip aynada kendime baktım. İnancıma göre bir satıcıyı kandırmak, boşuna oyalamak, alıyor gibi yapıp satın almamak, boş yere heveslendirmek günah sayılıyordu. Günaha girmeye niyetim yoktu. "Havalar ısınıyor ancak yine de fikir edinmek için denemek isterim..." dediğimde kısa boylu göbekli satıcı "Tabii buyurun..." deyip işaret ettiğim kalpakları denemem için önüme dizmişti... İçimden pazarlık etsem yarı fiyatına alabilirim düşüncesi geçti. Yarı fiyatına alsam bayağı iyi bir fırsat olurdu. "İki tanesini aldığım tak-dirde fiyatı ne olur?" diye yine de sordum. "Fiyatlarım zaten makul. Siftah etmek adına ufak bir ikram yapabilirim..." diye cevapladı. Haklıydı ancak ilkbahar vakti bunları satma olasılığı yoktu. Kafamdan geçen rakamı söyledim, pis pis gülümsemekle yetinip, hışımla kalpakları önümden çekip aldı. Bir başka müşterisi varmış gibi diğer tarafa doğru döndü. Alındım. Biraz da kızdım sanki. Ne olurdu benim fiyatıma onay verseydi? Dünyanın sonu değildi ya! Gider aynı tedarikçisinden farklı iki tane daha kalpak alabilirdi. İnsanlar suratsız, meymenetsiz olabiliyordu bazen. Müşteriyi memnun etmeye çalışmıyorlardı. Kafalarına göre takılıyorlardı. Başka bir tezgâhta farklı kalpaklar bulacağımdan emindim. Zaten kalpak almaya gelmemiştim. Ne almaya geldiğimi bile bilmiyordum. Hani öylesine sokağa çıkıp bir şeyler satın almak ve bundan dolayı haz duymak hissi var ya, kendime onu yaşat-mak istiyordum. Bir şeyler satın almak, evime götürüp hazineme katmak, mal varlığımı artırmak içindi tüm çabam... Dolanmaya devam ettim. Erken gelenler pazarlık ediyordu. Pazarlık payı illa vardı nasılsa. Bu bilinen bir şeydi. Hayatımızın bir parçasıydı. Aksi zaten