Mürşid yani tarikatın lideri olağanüstü, hatta bir anlamda yarı ilahî bir konumdadır. Söz konusu anlayışın yansımalarından bazıları şunlardır:
• Mürid, bir nimetle karşılaşınca onu kendisinin herhangi bir ameline bağlamak yerine, mürşidinin dua ve bereketine bağlamalıdır. Nimetin yaratanı Allah ise de sebebi mürşiddir.
• Her mümin kişi, mürşid-i kâmilini, Allah ve Resulü’nün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resulü’ne yapılan bir hürmet olduğuna inanmalıdır.
• Kamil mürşidin ilahî tecellilere ayna olan kalbi, yeri ve göğü aynı anda seyredecek bir genişliğe sahiptir.
• Allahü Teâlâ, yeri, karayı, havayı, denizi, hayvanları, dostu olan mürşidin emrine verir. O mürşid bunları dilediği zaman istediği gibi kullanır.
• Mürşid, kalpleri halden hale döndüren “Mukallib” ismine mazhar olduğu gibi, insan ile kalbi arasına girebilme sıfatıyla da süslenmiştir.
• Mürid kesin bir inançla, mürşidinden sadır olan her fiilin, sözün, halin, hareketin ve sükûnun Allahü Teâlâ’nın emir ve rızasıyla olduğuna inanmalıdır. Gerçek ihlas da zaten budur. Dolayısıyla mürid, şeyhinin hallerinden birinin şeriata muhalif olduğunu gördüğünde, her ne kadar şeyhine uymayıp şeriatın gereğince amel etmesi gerekirse de, şeyhinin bu halini inkâra da kalkışmaz.
• Şeyhin dini ilimleri tahsil etmiş olması şart değildir; Fâtiha’yı bilmeyen ümmi bir kişi, ilm-i ledün ile mürşidlik mertebesine ulaşabilir.
• Mürid, kâmil bir mürşidi aramak ve onu bulduktan sonra da canıyla malıyla onun kapısında Allah için hizmet etmek zorundadır. Hatta bu yükümlülük, şeyhin evladı ve torunlarına hizmeti de kapsar.
• Mürşid ölünce gerçek anlamda ölmüş olmaz; tasarrufları devam eder.