• Dünyada öyle bir keder var ki, Tanrı bu konuda kesinlikle ağzını açmamak konusunda örnek oluşturmuştu.
    John Updike
    Yapı Kredi Yayınları - 1. Baskı - 1997 - Çeviri: İlknur Özdemir
  • Orhan Veli müthiş mi müthiş bir şairdir.
    Nasıl öldü bilir misiniz?

    Ankara Belediyesi'nin açıp, üzerine bir kapak koymadığı çukurlardan birine düştü geceleyin.
    35 yaşında!
    70'ine gelebilseydi peçetelerin üstü, âşıkların kalpleri hatta tuvalet kapıları bile onun şahane şiirleriyle dolardı. Orhan Veli öldü. Hayal gücümüz öldü.
  • Şu an yapmak istediğim, bir kitapçıya girmek ve Mahşer'i elinde tutan birinin yanına gidip; "Affedersiniz, sadece elinizde tuttuğunuzun bir destan olduğunu söylemek için vaktinizi aldım. Teşekkür ederim, iyi okumalar." demek. Başka türlü bu kadar kısa nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Destan kelimesini kullanmam kitabın 1216 sayfa olması değil. Sadece arka kapak açıklamasını okumanız bile elinizdekinin değerini çok iyi açıklamaya yetecek bir şey. Ayrıca, Mahşer bizlere sadece klasik bir post-apokaliptik dünya sunmuyor. Aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik değerlendirmelerle bir kıyamet senaryosu hazırlıyor. "Kaptan Trips" hakkında yeterli bilgiyi aldıktan ve salgının sayfalar aracılığıyla kanımıza işlemesinden sonra işin tamamen insancıl boyutuna dönüyoruz. Ki bu mükemmel. Mahşer'den önce ve sonra ölümcül salgınların konu alındığı birçok film yapıldı, kitap yazıldı ve teknolojinin nimetlerinden yararlanan her türlü yan dal bu hikâyeyi kullandı. Fakat hiçbiri Mahşer'in baktığı bakış açısına yaklaşamıyor benim gözümde. Elbette ortaya çıkan her yapıma göz atmış olmam mümkün değil, fakat adını iyi duyurmuş olanların çoğundan haberim var. Ayrıca kitaptan ne kadar etkilendiğime verin onu da, etkisinden kurtulamıyorum.

    Mahşer, gerçekten tüyler ürpertici. İşin içine ortak rüyalar girince ne tüyler ürpertici olmaz ki zaten? Fark ediyorsunuz ki eserde bir süre sonra endişelendiğimiz son şey salgın. Asıl endişelendiğimiz unsurun da Kara Kule ile olan bağlantısı zaten aklınızı başınızdan almaya yetiyor. Evet, Mahşer de tüm King kitapları gibi Kara Kule evreninde geçiyor. Sadece evrenin konuğu olmakla kalmıyor, büyük bir karakter ortaklığı sürüyor ortaya. İsmini Kara Adam olarak da bildiğimiz ürkütücü arkadaş Randall Flagg Kule'yi okuduysanız o kadar tanıdık gelecek ki şok etkisini atlatmak için bir bardak soğuk suya ihtiyacınız olacak. İki büyük destanı bu şekilde birleştirmek nasıl bir kalem gücüdür hala aklım almıyor. Ayrıca, Pennywise'ı da unutmamak lazım. "O", Kule ile bağlantılı olduğu için destan sayısını üçe çıkarabiliriz. Sonuçta bahsettiğimiz son eser, tüm zamanların kaleme alınmış en başarılı gerilim destanı.

    Kitaptaki karakter sayısının çokluğu her zamanki gibi kafamızı zerre karıştırmıyor. Büyük üstat King, bu gibi konuda bir karışıklık yaşayacağımız düşündüğü zaman eserinin başına bir tanıtım bölümubölümu ekliyor zaten. Mahşer'de durum böyle değil. Bir süre sonra dokunabileceğimiz kadar yakında hissedeceğimiz eşsiz karakterleri kitabın başında yeteri kadar tanıyoruz. Bu konuda da bol bol detay toparlıyoruz. Evet, King'in kalemi bu konuda biraz "ishaldir" (tamamen kendi tabiri), fakat bir kelimesi bile gereksiz değildir ve sıkmaz. Onun yerine sizi içine çeker ve bu kadar detay nasıl düşünülür onun hayretiyle baş başa bırakır. Mekan ve zaman açısından belli bir genişliğe ulaşan Mahşer'de bu hayret edilesi durum ile defalarca karşılaşacağınızı söylesem yanılmış olmam sanırım. Bu yüzden benim tavsiyem, King'in belli şeyler fazla uzattığını düşünmeyin, anlattığı hikayeler emin olun piyasada karşılaştığınız hikayelerden çok daha üstün. Bu yüzden bir ön koşullu dersmiş gibi adeta, anlatılan o hikayeye kendinizi hazırlamalısınız. Karakterleriyle konuşmayı, onları anlamayı çok iyi beceren Stephen King, bu güzel iletişimi sayesinde bizleri o hikâyeye kendi elleriyle hazırlıyor. Daha ne isteyelim?

    Mahşer'in 1994 yılında yapılmıs bir TV mini dizi uyarlaması bulunmakta. Eve kendimi atıp bu yapımı köküne kadar kurutmak için sabırsızlanıyorum, bir yandan da kitabın yarattığı etkiyi yaratamayacağından KESİNLİKLE emin olduğum için korkuyorum. Ayrıca şu anda yapım aşamasında olan bir de beyazperde uyarlaması bulunmakta. Açıkçası daha önce çok tecrübesi olmayan ve olan tecrübelerinin de daha çok romantik alanda edinmiş olan Josh Boone'un eline böyle bir gerilim destanını vermek ne kadar doğru bir karar bilmiyorum. Umarım sonuç It'de aldığımız gibi başarılı olur. Gerçi Stephen King'in çocuğu gibi önemsediği bu şaheserin yapım aşamasından dokunuşunu esirgeyeceğini sanmıyorum. Bu yüzden içim biraz daha rahat bekliyorum.

    Giriş cümlemde söylediğimi hatırlıyorsunuzdur. Şimdi lütfen bir kitapçıda yanınıza geldiğimi ve size Mahşer'i mutlaka okumanız gerektiğini söylediğimi varsayın. Mahşer yalnızca bizlere değil, Dünya edebiyatına da büyük bir hediye.
  • Saramago'nun kitapları sebebini bilmediğim halde okurken çok farklı bir haz veriyor. Okunması yazım şeklinden dolayı bir miktar zorda olsa, okurken daha keyif alıyorum. Sarı rengini hiç sevmeme rağmen Saramago'nun kapak tasarımı seviyorum. Kitaplarımın arasında sarı sarı parlarken garip bi şekilde mutlu oluyorum. Bir gün olurda sarı rengini çok seversem Saramago kitabi okumaktan olacak :)
    Kitaba gelirsek de; diğer kitaplarında olduğu gibi adı bilinmeyen bir ülke, adı bilinmeyen insanların olduğu uzun bir öykü. Bu sefer 'Adı Bilinmeyen Ada' üzerinden olay anlatılıyor. Bilinmeyen adayı aramak için
    Kralın yanina gidip tekne isteyen 'tekne isteyen adam' ( ne yapalım karakterimizin adı bu :)) çevresindeki insanların bilinmeyen adayı bulmanın imkansız olduğu, tüm adaların bulunduğu söylesede o bu kararında net bir tavır sergiliyor. Denizle ilgili hiçbir bilgisi olmamasına rağmen bindiği teknesiyle hiç kimsenin bulmadığı o adayı bulacağına oldukça emin. Kraldan da bu isteği üzerine tekneyi alıyor ve... Devamı da okuyucuya kalsın artık :)

    Sayfa sayısının az olmasının yaninda içindeki resimleri de düşünürsek oldukça kısa bi kitap. Kitabı okurken birçok cümlede durdum, tekrardan okuyup üzerinde düşündüm. Hatta kitabı bitirdikten sonra sayfalarını karıştırıp tekrar cümlelere bakıp daha sakin kafayla düşündüm. Bu bakımdan bana Küçük Prens'i hatırlattı. Bakıldığında çocukların da okuyabileceği ama büyüklerin okuduğunda daha derin anlamlar çıkarabileceği bir kitap.
    Tavsiye etme konusuna gelirsek de ben okuyun derim :)
  • Alman asıllı siyaset bilimci ve sosyolog yazarın bu kitaptaki çözümleme başlıca 4 bölümü içermektedir :

    Birincisi, tarihsel bir arka plan çözümlemesidir.

    İkincisi; resmi laisizmin ve 1920 ‘ler ile 1930 ‘ların laikleşme reformlarının gelişimi üzerinde odaklanıyor. Bu bölüm aynı zamanda iki savaş arası dönemde resmi laisizmin Ortodoks ve popüler İslam üzerindeki etkilerine ilişkin bir tartışmayı kapsıyor.

    Üçüncü bölümde, 1950’ lerden itibaren resmi laisizmin yumuşaması ve bu durumun İslami grupların ana siyasal akımlarla bütünleşmelerine yol açması üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda , popüler İslam’ın kentlileşmiş ve teknik bir modern topluma genel dönüşüm sırasında kendi karakterini de değiştirmesi dikkate alınmıştır. Eğitim görmemiş köylü ve esnaf ,giderek eğitim görmüş ve profesyonel insanlar tarafından temsil edilen popüler İslam’ın tipik bayraktarları olmaktan çıkmışlardır .

    Dördüncü bölümde, üç kadınla yapılan derinlemesine görüşmelerle, günümüz Türkiye’sinde laisizmin en tartışmalı konularından birine dönüşen başörtüsü çatışması inceleniyor. Bu sunuşta güncel gelişmelerin iki önemli yönü üzerinde duruluyor ; biri , laisizm sorunlarının bir yüzyıl öncesine kıyasla azalması gerçeğiyle ilgilidir ; diğeri kutsal kitabı Kuranı giderek daha çok temel alan popüler İslam’ın değişen karakteriyle ilgileniyor.

    Çağdaş Türkiye ‘de laisizm İslamcılıkla karşı karşıya geldiği zaman , söz konusu olan, temelden farklı iki toplumsal sistemin birbiriyle boy ölçüşmesi değildir. Ne yazık ki çatışma genellikle böyle bir durum varmış gibi çözümlenmektedir. Oysa burada rasyolanizmin rengini , diğeri romantizmin damgasını taşıyan, birbirinin karşısında yer alan iki farklı ideolojiyle ilgili bir sorun vardır. Genellikle meydan okuyan rolündeki İslamcılar bütünüyle farklı bir platformdan hareket etmiyor , mevcut yönetim biçiminin kabul ettiği imkanları elde etmek için şimdiki anayasal, laik sistemin verili argümanlarını kullanıyorlar. Bütün anlaşmazlık sadece , temel mutabakatı kendi çevresinde sağlayan bir sistemin içindeki kuralların birbiriyle çelişen yorumlarıyla ilgilidir. Başörtüsü İslami değerlerin sembolik ifadesi haline gelmiştir, ancak bunlar İslami hukuku temel alan farklı bir ekonomik ve siyasal sistem üzerinde odaklanmazlar .Başörtüsü savunusunda ayırt edilebilecek olan , daha çok kişisel ve ahlaki itibar ,mesleki özlemler ve ana baba baskısı, toplumsal ve kurumsal baskılardan özgürleşme dürtüsüyle ilgili değerlerdir. Kutsal kabul edilen bu değerler, sistemi değiştirmekten çok bireysel özgürlük sorunlarıyla bağlantılıdır. Türkiye ‘de popüler İslam modern yönetim biçimine asla ciddi biçimde meydan okumamıştır, ancak modernleşme süreci ilerledikçe ve eğitimin genel düzeyi yükseldikçe, popüler duygular daha keskin ve daha duyarlı hale gelmiş ve böylece öncekinden daha kışkırtıcı görünmüştür. Bu “radikalizm” genellikle hatalı biçimde, modern , laik yönetim biçiminin temellerine yönelik bir tehdit oluşturuyormuş gibi yorumlanmıştır. Oysa böyle bir tehdit yoktur .

    Kitap 1998 yılında basılmıştır . Verilen örnekler dönemin toplumsal yapısı göz önüne alınarak okunmalıdır. Daha derin incelenmesi gereken günümüz sorunlarına ayak basmıştır özet niteliğinde olmuştur bir nevi.
    Çok zor zamanlar yaşanmıştır başörtüsü adına yapılan insana yakışmayacak davranışlar unutulmamıştir.

    Kitabın dokusu eski ve kapak kısmı sadedir en sevdiğimden. Okumanızı tavsiye ederim .İlk incelemem :) æ
  • Herkese merhaba… Umarım bu yazıyı okumaya başlamadan önce neşe dolu ve bir o kadar da bilgiye açsınızdır. Yazımı okurken sizlerin tebessüm eder bir halde olduğunuzu düşünmek istiyorum. Hani böyle cıvıl cıvıl. :) İçimden dedim ki sizlere “Canlı Kitap”ı tanıtayım. Şaşırdığınızı tahmin ediyor ve “Canlı Kitap mı olur?” diye sorduğunuzu düşünüyorum. Kitap, canlı değil ama üzerimize serpilmiş ölü toprağını atmamız için bize yardımcı olacağına inanıyorum.

    KİTAPLA NASIL TANIŞTIM?
    Kitaplar hakkında sohbet ederken bir ağabeyimin bana içinde “Canlı Kitap”ın da bulunduğu üç tane kitap hediye etmesiyle kitapla tanışma fırsatı buldum. Diğer üç kitaptan kolayca sıyrılarak bana göz kırpıyordu. Çünkü kitap, beni ilk başta ismiyle sonrasında kapak mukavvasıyla kendisine âşık etmeyi başarmıştı. Dokununca diğerlerinden farklı olduğunu daha en başından anlıyorsunuz. “Kitap nasıl okunur?” derken, seni diyar diyar gezdiriyor ve düşündürüyor. Uzun uzun yazılarla sizi sıkmıyor. Mevzuları sıkıcı bir hal aldırmadan bitiriyor ve konunun biri biterken bir diğeri başlıyor. Çocukken biz nasıl ki mantar ağaçlarının üzerinden Mario ile “dring! dring!” atladıysak :)

    BANA KATTIĞI… “Canlı Kitap”ı okumadan önce çok hırslı bir okurdum. Şöyle ki, kendimde kitaplara karşı “aşağılık duygusu” belirmişti. Çünkü okumayan bir insandım ve bir an önce ben de o okuyanlar kafilesine katılabilmeliydim. Ve bunun için belli bir kitap okuma sayısına ulaşmaya çabalıyordum. Tabii yanlış seçtiğim kitaplar da cabası… Az sonra altta ilk olarak isimleriyle ve sonra en aşağıda linklerini vereceğim bu kitaplar bir anda okunacak kitap tipleri değildi. Aksine okunup üzerinde düşünülmesi gereken kitaplardı: – Temellerin Duruşması I – Dört İncil Farklılıkları ve Çelişkileri Ben de nasıl bir hırs yapmışsam asla kitaplardan vazgeçmedim. Çünkü karar vermiştim artık… “

    OKUYACAKTIM…” Yukarıda verdiğim kitap türlerini okurken notlar alınması gerekiyor. Eee, tabi ben de bunları doğal olarak bilmiyordum. Ve zannediyorum ki, okuyunca anlayacağım ve aklımdan hiç çıkmayacak. Lakin altı ayda bir beynin kendini hafiften sıfırladığı düşünüldüğünde altı ay müddetince hangi kitabı aklınızda tutabilirsiniz? “Canlı Kitap”ta da not alma taktiğini okuduğum andan itibaren bundan önceki kitapları okuduğuma pişman olmadım ama keşke sıralama olarak “Canlı Kitap” tarzı kitaplardan başlasaymışım diyorum. Peki, daha önce okuduklarıma ne olacak? Tekrardan bir gözden geçirmem gerekiyor. Aslında beni bıraksanız sabaha kadar kitabın katkıları hakkında yazabilirim. Lakin kararı size değerli arkadaşlarıma bırakıp, başka kitaplarda görüşmek üzere diyorum. :)))
  • Çocuktum, ufacıktım,
    Top oynadım,acıktım.

    Buldum yerde bir erik,
    Kaptı bir Ala Geyik.

    Geyik kaçtı ormana,
    Bindim bir ak doğana.

    Doğan, yolu şaşırdı,
    Kaf Dağından aşırdı.

    Attı beni bir göle;
    Gölden çıktım bir çöle,

    Çölde buldum izini,
    Koştum, tuttum dizini.

    Geyik beni görünce,
    Düştü büyük sevince.

    Verdi bana bir elma,
    Dedi, dinlenme, durma.

    Dağdan yürü, kırdan git,
    Altın Köşke çabuk yet.

    Seni bekler ezeli,
    Orda dünya güzeli.

    Bin yıllık çile doldu!
    Bunu dedi, kayboldu.

    Yedim sırlı elmayı,
    Gördüm gizli dünyayı.

    Gündüz oldu, geceler;
    Ak sakallı cüceler,

    Korkunç devler hortladı,
    Cinler, cirit oynadı.

    Kesik başlar yürürdü,
    Saçlarını sürürdü.

    Bir de baktım, melekler,
    Başlarında çiçekler.

    Devlere el bağlıyor,
    Gizli gizli ağlıyor.

    Kılıcımı çıkardım,
    Perileri kurtardım.

    Kurtardığım periler,
    Adım adım geriler,

    Kanadını açardı,
    Selam verir, kaçardı.

    Az, uz gittim, dolaştım,
    Altın Köşke ulaştım.

    Bir kapısı açıktı,
    Öteki kapanıktı.

    Kapalıyı açarak,
    Açığa vurdum kapak.

    At önünde et vardı,
    İt, ot yemez ağlardı;

    Otu ata yedirdim,
    Eti ite yedirdim.

    Açtım bir elmas oda;
    Dev şahı uykuda

    Gördüm, kestim başını,
    Dedim, Ey dev nerede?

    Nerede Dünya Güzeli?
    Dedi, Elinde eli!

    Döndüm, baktım. Bir Kırgız
    Elbiseli güzel kız.

    Durmuş, bakar yanımda,
    Şimşek çaktı canımda.

    Güldü, dedi, Türk Beyi!
    Tanıdın mı geyiği?

    Kimse, beni bu devden
    Alamazdı. Ancak sen,

    Kaya deldin, dağ yardın,
    Geldin, beni kurtardın.

    Ah o imiş anladım,
    Sevincimden ağladım,

    Dedim, Turan Meleği!
    Türkün yüce dileği!

    Yüz milyon Türk bu anda
    Seni bekler Turanda.

    Haydi, çabuk varalım,
    Karanlığı yaralım;

    Sönük ocak canlansın,
    Yoksul ülke şanlansın

    İndik, iti okşadık,
    At sırtına atladık.

    Geçtik nice dağ, kaya,
    Geldik Demirkapıya.

    Kapanması, çok yıldı,
    Açıl! dedim, açıldı.

    Yol verince gizli yurt,
    Aldı bizi Bozkurt,

    Kaf Dağından geçirdi,
    Türk Eline getirdi.