Saat kaç? Gerçekten kaç?
Bilebilen varsa beri gelsin. Çünkü Tanpınar, bu kitapta zamanın kendisini bir şaka malzemesi gibi kullanıyor. Hem acı, hem tatlı, hem saçma, hem hakikat gibi bir şey bu zaman.
Benim için Saatleri Ayarlama Enstitüsü yıllar önce ,dokuz yıl önceden bahsediyorum,Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında ilk kez ismini duyduğum, kütüphane raflarında defalarca görüp yanına yaklaşmaktan korktuğum, hayatımın bu zamanının en güzel tesadüflerinden biri olan insanın bana tanıştırdığı bir romandı. Ama sonra sadece bir roman olmaktan çıktı. Saatler önce, son sayfalardayken “inceleme bile yazamam” dediğim kitap, sonuyla birlikte zihinsel bir ayna oldu bana; kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı.
Hani bazen düşünürsün ya:
“Ben nereye aitim?”
Geçmişe mi, geleceğe mi, yoksa arada bir yerde, o hiç gelmeyen şimdiye mi?
İşte Tanpınar, bu kitabında o “arada kalmışlığı” alıp kurumsallaştırıyor. Saatleri ayarlama işiyle uğraşan dev bir enstitü kuruyor. Ama işin komik tarafı, ne saat doğru, ne insanlar doğru, ne de zamanın kendisi.
Kitaptaki Hayri İrdal’la biraz da arkadaş olduk diyebilirim. Hani pek hırsı olmayan, kaderini kabullenmiş ama kendi içinde de derin bir hesaplaşma yaşayan o adam… Onunla çay içesim geldi. Sohbet edilesi bir adam çünkü; kafası karışık, ama bizim gibi karışık. Hani bir yudum içtiği çayı bile sorgulayarak içer, onu içerken de hem şimdide hem gelecekte hem geçmişte bulunabilir.
Bir de Halit Ayarcı var. Tam bir sistem sihirbazı. Modernleşmenin tiyatrosunu yazıyor, yönetiyor, oynuyor ve hep başrolde. Onunla motosiklet turuna çıkmak istemem mesela. Kask tak dese, altında bin oyun vardır. Hem seni düşünür, hem özgür olmanı ister, kendini göstermenı ister, hem de sen tüm kontrol sende sanarken, o direksiyonda olan kişidir.
Tanpınar, bu romanda