Ermenilerin Türklükle bir alakası var mı? Eski Ermenilerin egemen zümresinin Orta Asya kökenli Türkler olduğu, "Türk ırkı" teorisini benimseyen Fahrettin Kirzioğlu gibi bazı polemikçilerin görüşüdür. Milliyetçi ideolojiye mensup devlet görevlilerimiz tarafından coşkuyla benimsenip öğretilmiştir. Bilimsel ciddiyete sahip tarihçilerin üzerinde durduğu bir tez değildir. Ermenilerin Kafkas-ötesinden akın eden birtakım Asya kavimleriyle Milat öncesinden beri temasları olduğu bir gerçektir. Bu kavimlerin bir bölümünün Türki diller ailesine mensup olduğu düşünülebilir. En eski Ermenice ile Oğuz Türkçesi arasında ortak olan yirmi civarında sözcük var (mesela Ermenice kaç "keçe", yeğ "yağ", sox "soğan", tavar "davar"). Ancak bunların "İskit" veya "Saka" adı verilen göçebe İrani kavimlerden her iki komşu kültüre aktarılmış unsurlar olması daha muhtemel görünüyor. 11. yüzyıldan sonrası ayrı konudur. Malazgirt'i izleyen 840 yılda Ermenilerin büyük çoğunluğu Türk egemenliği altında yaşadı. Doğal olarak bunların birçoğu egemen kültürü benimseyip Türkleşti. Bir kısmı Ermeni dinini ve kimliğini koruduğu halde Ermeniceyi bırakıp Türkçe konuşmaya başladı. Sözlü Ermeniceye pek çok Türkçe kelime ve deyim girdi. Halk Ermenicesinin grameri ve sözdizimi Türkçenin etkisi altında yeniden şekillendi. Ermeni alfabesiyle yazılan bir Türkçe edebiyat doğdu. 1830'larda yazan Alman asker ve seyyahı Moltke, Osmanlı ülkesinde tanıdığı Ermenilerin adeta "Hıristiyan Türkler" olduğunu, giyim, kuşam, gelenek, aile düzeni ve görünüm itibariyle Türklerden pek farkı olmadığını anlatır. Kastedilen şey Ermenilerin Hıristiyan olmuş birtakım Türkler olduğu değildir. Bir tür "üzüm üzüme baka baka kararır" hadisesidir. "Türkleşen" Ermenilerin yanında "Ermenileşen" Türkler de mutlaka görülmüştür. Fakat bunlar
Sayfa 112 - Liber Plus Yayınları / Ermeniler kitabı notları / Mart 2010
Tarih
İbn Humeyd'in ders meclisi, Kur'an'da tasvir edilen cennet nimetlerini hatırlatıyordu. Rivayetleri okudukça âdeta süt ve bal ırmaklarını tatmışçasına lezzet alıyordum. Şeyhim ayetlerin tefsirini yaptıkça meşakkat ve zahmet çekmeden dalları önüme uzanmış meyvelere uzanıyordum sanki. Üzerinde oturduğum keçenin sert dokusu dizlerimi acıtmaz hale gelmiş, keçe atlas yüzlü yumuşak bir mindere dönüşmüştü.
Sayfa 49·Kitabı okuyor
Alıntı
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Alice Harikalar Diyarı'nda isimli masaldaki Çılgın Şapkacı' yı bilir misiniz? Bu karakter tarihsel bir temele dayanır. 18. yüzyıldan 20. yüyzyılon ortalarına kadar şapkacılar, tavşanların ve diğer küçük hayvanların kürkünü çıkarabilmek için bir cıva çeşidi kullanırlardı ve keçe yapımı sürecinde bu cıva havaya salınırdı. Bu şapkacıların hafıza kaybı, depresyon, uykusuzluk, titreme, alınganlık ve aşırı sosyal fobi gibi 'çılgınlıkları' aslında cıva zehirlenmesiydi.
Sayfa 161
Bozkırdaki en temel sosyal birim, genellikle çadır sayısıyla öl- çülen haneydi. Akrabalar ortak bir otlağı paylaşır ve mümkünse beraber konaklarlardı. Geniş ailelerin gruplar halinde bir alanda konaklayarak ya- şaması hayvancılık üretimine de uygundur. 13 Tek bir adam des- tek olmadan ayrı ayrı büyük ve küçükbaş hayvanları yönetemez. Çünkü otlaklar ortaktır ve bir çoban tek bir büyük sürüyü oluş- turan birden farklı hayvana bakabilir. Benzer bir şekilde geniş ailelerde kadınların keçe ve süt üretiminde çalışmaları mümkün olur. Fakat sürüden sorumlu olan erkektir; eğer kendisi hayvan- ların bakımından memnun olmazsa onları görevden alabilir ve başka yere gidebilir. Çok sayıda akraba grupları aynı zamanda hırsızlığa karşı koruma sağlayabilir ve diğer gruplarla olan ihtilaf- lara karşı müttefik olabilirdi.
Sayfa 50 - Kronik kitap·Kitabı okudu
Bir ağıt gibi konuşuyorlardı. Türkmenin anlı şanlı günlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı. Toylar, düğünler, gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengi-ler vardı. Uç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destanılar vardı. Her evde masal söyleyen, ağıt yakan bir yalı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe dövenler, k-lıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümiy eyer, palan yapanlar... Ünü İrandan Turana, ünü Umurdan Şama ulaşmış ustalar vardı. Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara ben-zer. Bir ovaya inince velilerin, paşaların karşıcı çıktığın... Azala azala, tükene tükene gelmiş bitivermişti her şey. Söz daha önce bitmişti. Türkü, oyun, destan, ağıt, Nasrettin Hoca, Koca Yunus; semah, cem daha önce bitmişti. Kırk yıldır can çekişiyordu tekmil Türkmen mağrıptan maşrıka kadar. Her şey daha önce bitmişti.
Keçe gibi oluyor bence de
"İşte, bütün bunlar," dedi işaret parmağıyla hızlı hızlı sallayarak; "işte bütün bunlar, lüzumundan fazla televizyon seyretmenin neticesi! Tabii, iş yok güç yok, yayılıyorsunuz ekranın karşısına, sabahtan akşama kadar o abuk subuk programları seyrediyorsunuz. Seyrettikçe de beyniniz uyuşuyor sizin, Allahıma, keçe gibi oluyor.
Sayfa 27·Kitabı okudu
Alıntı