Gününüz Aydın olsun efendim..!

Mutlu bir gün diliyorum..
Bol paylaşımlı, alıntılı, incelemeli, iletili, yorumlu ve takipli günler efendim..! (Müzik'i unutmayın!)

Bugünün alıntı konuğu F. Scott Fitzgerald in Muhteşem Gatsby 'si.

Kitaplığımda olmasına rağmen henüz okuyamadım lakin, filmi izledim. Baz Luhrmann 'ın yönetmenliğinde
Leonardo DiCaprio'un 'Muhteşem' performansı ile harika bir film ortaya çıkmıştı.. (Oscar bekledik, o yıl yine vermemişlerdi.)

Muhteşem bir uyarlama olan Muhteşem Gatsby şiddetle okunası ve izlenilesi bir eserdir.

Bizim keyfimiz pek yok bugün ama size keyifli bir gün diliyorum.

Şuraya da naif bir müzik iliştirelim; https://youtu.be/ioOzsi9aHQQ
(Play the blues for you...)

Mutlu olun, esen kalın efendim..!

"Halimiz 'it'te, keyfimiz 'bey'de yok...."
İlk defa böyle bir söz duyunca paylaşma gereği hissettim.

Aslıhan Esmer, bir alıntı ekledi.
09 Şub 01:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yaygın bir tavır vardır. Canımız sıkılıyorsa, keyfimiz
yoksa, çevremize ters davranırız, aksilik ederiz.

Böyle
davranmak bize gayet doğal gelir, Oysa böyle davranmak zorunda
değiliz.

Keyfimiz var veya yok, çevremizdekilere saygılı
davranabiliriz, davranmalıyız.

Küçük Şeyler 1, Üstün DökmenKüçük Şeyler 1, Üstün Dökmen

Ramazan Kayan
Heyecanımıza Ne Oldu?

Bir içe bakış ihtiyacının zaruret arz ettiği günlerden geçiyoruz… Dış ve dışarı bizleri öylesine yordu ki, içi, içeriyi unuttuk… içtenliğimizi kaybettik…
Dışa dönük atılım ve açılımlarımız artarken, iç acılarımız büyüdü…
Kazanma hırsı, kaybetme korkusu insanı acımasızlaştırıyor…
Gerçi dünyayı kazandık ama kendimizi kaybettik. Birçok şeye sahip olduk ama bir türlü nasipsizliğimiz ve bereketsizliğimiz bitmiyor…
Evlerimiz genişledi fakat ruhumuz daraldı… Evdeki herkes kendisini dışarı atma derdinde… Acaba dışarıda bulup da evde kaybettiğimiz nedir?
Hazımsız ve tahammülsüz olduk. Haset ve husumetten kurtulamıyoruz…
Neden bu kadar gerginiz? Dünya neden güvensiz?
Keyfimiz kaçtı, hayatın tadı tuzu kalmadı…
İnsanlar çoğaldı, insanlık azaldı…
Soğuk bir yaşam, donuk bakışlar, endişeli ilişkiler… Ruhsuz bir kulvara savruluyoruz…
Biliyorum dünyanın içinde olmakla yetinmedik, dünya içimize kaçtı… Dünyevileştikçe duyarsızlaştık, değersizleştik…
İdeallerimiz çöktü, irademiz zayıfladı, iddialarımızdan koptuk…
Moral gidince, mecal kalmıyor…
Mücadele alanı genişlese de heyecan kalmayınca olmuyor. Dava yürümüyor…
Heyecansızlık bitiyor…
Cehdsiz, vecdsiz, aşksız, feyzsiz yol alınmıyor…
Heyecan oluşturmazsak harcanırız…
Coşkusu olmayanın çabası sonuç vermiyor…
Gözlerimizin ışıltısı, kalplerimizin kıpırtısı gitmişse, yüreklerde kıvılcımlar çakamıyoruz…
Biz tutuşmuyorsak, kimseyi tutuşturamayız…
His, heyecan, hareket yoksa; edebiyat, hitabet kifayet etmiyor…
Maneviyat, ruhaniyat eksikse; maddiyat, makam, mevki, mal, mülk hedefe taşımıyor…
Malumatta zenginiz ama marifet yoksuluyuz… Bilgi çok fakat bilgelikte sınıfta kalıyoruz…
Teşebbüslerimiz çok ama ilahi tecellileri yanımıza almadan sonuç alınmıyor…
Hazlar baskın çıkınca heyecanımız söndü…
Hırslarımızı kontrol edemediğimiz için huşusuz kaldık…
Hız dünyasında halsiz kalışımızın nedeni hayata nereden baktığımızla ilgili…
Üzerimizdeki ağırlık hayra alamet değil… Yüreklerde inşirah, itminan hasıl olmuyorsa, kalpsiz bir dünyada nasıl yaşarız?
Fırsatları değerlendirecek feraset lazım... Bulanıklıkları giderecek basiret gerek… Hikmeti kuşanmadan hakikati taşımak mümkün değil…
Gaybi yardımlardan kopunca, seküler ve popüler sularda yakînimiz kalmadı… Artık sadık rüyalar da göremez olduk… Kâbuslardan kurtulamıyoruz…
İlham gelmeyince imkanları gereği gibi kullanamıyor ve imtihanı vermekte zorlanıyoruz…
Aşkımızı besleyecek adanmışlıklar azaldı… aşkınlığımızı güçlendirecek arınmışlıklar kayboldu…
Kitap, sohbet, muhabbet, dostluk artık bizi kesmiyor… Doymuşluk mu desem, bilmişlik mi desem, bilmiyorum.
Profesyonelleştik ama amatör ruhumuz gitti… Hasbiliğimize halel geldi.
Günahkarların günah işlemedeki coşkusu, salih amel işleyenlerde neden yok?
Stadyumlarda taraftarların çılgınca coşkusu yankılanırken, Saraçhane’de neden ses yok? Beyazıt neden suskun?
Düğünlerimizde bile heyecan yok… Nikahta keramet kalmadı sanki…
Görünürlülük gönüllülüğü gölgeliyor…
Ahval bu olsa bile bize düşen aşk ve aksiyondur…
Bize düşen elimizden geleni yapmaktır… Yani bir rüzgâr estirmek ve yeni bir ruh yakalamaktır… Yeniden yola koyulmaktır…
Secdelerde rehabilite olma vaktidir. Abdest suyunda, şadırvan soğukluğunda arınma zamanıdır… Sadıklarla buluşup yeni seferlere doğrulma anıdır.
“İman edenlerin Allah’ı anma ve ondan hak sebebiyle kalplerinin huşu içinde olma zamanı daha gelmedi mi?” (Hadid, 16)

Ramazan Kayan, Milat, 17 Kasım 2017

Kelile ve Dimne'nin çevirmeni İbnu’l-Mukaffa zamanın ruhuna uygun bir tespitte bulunurken halihazırda toplumun tomografisini de çekmiş:
“Herkes ötekini suçluyor, herkes ötekini düşman belliyor ve herkes ötekini ayıplıyor.”

Yani her şey tam da olmaması gerektiği gibi. Tam da biz.

Bilindiği üzere Kelile ve Dimne, fabl tarzında yazılmış hikayeleri kapsıyor. Bu da hayretimucip bir detay ve bu da üzerimize cuk oturuyor. Dahası, Mukaffa olaya naif yaklaşmayı başarmış fakat bu konuda özrümü dilemem gerek: Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok.

Yıllar önce yazdığım,ironi yapmaya çalıştığım bir yazı
BAY Q’NUN BİLİNEMEYEN SIRRI
Her gün olduğu gibi çalıştığımız cafedeydik,yemek molası verilmişti,y ve ben her zaman olduğu gibi bizi bizim diğerlerinden farklı olduğumuz sanısına götüren felsefi ve ahlaki temalarla örülü konular konuşuyorduk,varsın diğerleri kızlardan,arabalardan,başkalarının kişilik ve dış görünüşlerinden,tatmin edemediği dürtülerinden konuşsundu,biz farklıydık,onlar sıradan ,biz özeldik,klişe tabiriyle onlar sürü,biz çobandık,onlar tarla faresi,biz ise Elvis’dik,Sokrates’tik,Leonardo’yduk,Tolstoy,Sezar,Marilyn Monroe’yduk.
Sohbete y başladı cafe nin ızgara ustası a dan bahsetti,ilçe ahalisi olarak latin alfabesinin tüm harflerini isim olarak sonuna kadar kullanmayı ilke edinmiştik,( ha bu arada usta a dan konuşuyorsak konuşmanın ana fikri ahlak olduğu içindi,yoksa diğerleri gibi onu çekiştirmiyorduk,dedim ya biz özeldik)y onun işini nasıl titizlikle yaptığından,dürüstlüğünden,insanlarla olan olumlu ilişkilerinden bahsetti,ben de babacanlığından,dostluğa ve eskilerin deyimiyle muhabbete olan düşkünlüğünden,aynı zamanda iyi bir sırdaş olduğundan söz ettim.Zaten insan dediğin böyle olmamalı mıydı,dürüst,çalışkan,iyiliksever,babacan,tutarlı,erdem denilen şey bu ve bu gibi kavramların,toplamından başka neydi?Bizi hayvanlardan ayıran bu nitelikler değil miydi?İnsan denilen boş balonun içi bu niteliklerle doldurulmamalı mıydı?Çalışmamdan arda kalan zamanlarda kitap okurdum,bir keresinde bir filozof adı Sartre’dı sanırım varoluş denen bir şeyden bahsediyordu,kısaca insanın bu dünyaya dolu bir şekilde gelmediğini(sanırım öz oluyordu bu),insan yaşamının bir süreç olduğunu,insanın kendi yaptığı seçimlerle deyim yerindeyse kendini doldurduğunu,buna da varoluş dendiğini söylüyordu.Biz seçimimizi iyilikten yana kullanmıştık;ancak bu yolla medeniyet daha yüksek bir seviyeye ulaşabilir,anlamsız savaşlar son bulur,insanlığın özlemi olan nihai barış gerçekleşebilirdi(çok mu klişe konuşuyorum ne?neyse)ben z cafe çalışanı bay z benim doğrum buydu,ah o savaşlar,o kahrolasıca savaşlar,defolun ve bir daha geri gelmeyin.Bırakın bir insanı,bir canlıyı öldürmek,hayatta yapabileceğim hatta hayal bile edeceğim bir şey değil,çünkü benim seçtiğim yol bu,kim bilir belki yaratılış gereği böyleyimdir,neyse kendimi övmeyi pek sevmem.
Ben ve y yine filozofların ve ahlak bilimcilerin konuştuğu konuları konuşurken kapıdan ayakkabı boyacısı x girdi,bize doğru geliyordu,şu lanet ızgara ustası a nın ona hiç benzemeyen oğlu x,ona borcumuz olduğunu söyledi,evet gerçekten de vardı,bilmem kaç ayakkabı boyasının parasını ödememiştik;ama kimin umurunda şu iğrenç mahluka bir de paramı ödeyecektim,zaten babası yüzünden her gün cafede bedava yemek yemesi yetmiyormuş gibi,haraç alır gibi yüzsüz yüzsüz bizden para da istiyordu beyimiz.Babası yüzünden katlanıyordum ona yoksa kapıdan içeri dahi sokmazdım .Bir insandan nefret edilebilecek her türlü özelliğe sahipti,dışarıdan onu gören kişiye “gel beni aşağıla der gibi bir hali vardı,böyle babadan böyle oğul,şaşılacak şey.Ben ve y onu bir güzel azarladıktan sonra kendimi tutamayıp ona bir çelme taktım,yere düştü,cebinden düşen bozuk paralar oraya buraya savruldu,gözleri yaş doldu itiraf edeyim bu hoşuma gitti,y de kendini tutamayıp başına bir kaşık geçirdi,çocuk ağlamaklı,”neden böyle yapıyorsunuz,ben size ne yaptım” diyebildi,açıkçası keyfimiz yerindeydi,bizi tek korkutan şey patronun çıkardığımız gürültü sebebiyle bizi azarlama ihtimaliydi,bu yüzden ona ”git işine be,sana para mara yok” dedim.O da bunu acı bir şekilde anlayarak usul usul gitmeye hazırlanıyorken,birden arkama baktığını gördüm y de o tarafa doğru bakıyordu,içimden “eyvah patron” diye geçirdim ,korkarak da olsa arkamı dönebildim,patron değildi,bu bay q du.Bay q cafenin
müdavimlerindendi,kimseyle konuşmaz sessizce yemeğini yer,hesabı öder sonra da çeker giderdi anlayacağınız,ilginç biriydi.Onu buraya getiren sebebi merak ettim,tam ben soracakken o konuştu:
-Ne yapıyorsunuz gençler
-Hiç eğleniyoruz bay q.
-Başkasıyla dalga geçerek mi?
-.Şey,bayım bu kişi başkası bile sayılmaz
-Neden?
-Çünkü bu kişi bir hırsız,yalancı ve uyusuğun teki baksanıza burnundaki sümüğü temizlemeye bile aciz.
-Ben de onu diyorum,düzelmez,bu şekilde düzelmez.
-Ne düzelmez?
-Hayat,dünya ,her şey.
-Nedenmiş o?
-Bakın çocuklar,iyilikten bahsedebiliriz,iyi olmaya çalışabiliriz,belki de kendimizi iyi biri olarak da hissedebiliriz;ama,işte,değil,bu ,bu beni delirtiyor,bilmiyorum,yanlış.Birini sevmek için kendimize az sebep buluruz;fakat iş nefrete gelince bu sebep sonsuzlaşır.Ne siz bu çocuktan,ne de bu çocuk sizden daha iyi,bugün bu masada bu şekilde bulunmanızın sebebi şartlar,belki daha iyi şartlar da bu çocuk bir melek olabilirdi,belki de olmazdı,aslında olmazdı,siz de olmazdınız,bilmiyorum,yanlış,demek istediğim,şey ,o şey var ya her şey onun yüzünden,savaşlar,felaketler,diğer dertler;ama siz yine de konuşun konuşmak iyidir.
Bay q ne saçmalıyordu böyle.
-Konuşmakla hiçbir yere varılmaz çocuklar;ama siz yine de konuşun.Eğer birinden nefret etmek istiyorsanız, bunun bir sebebi hep bulunur,gerilimin,öldürmenin hep bir sebebi vardır,ah şu insanlar hep böyleler ve hep böyle olacaklar,bu gerçek hiç değişmeyecek;ama siz kaçın,bu yüzden konuşun konuşmak iyidir;ama;ama evet şimdi geldi,konuşmalar hep sanaldır gerçeği örterler,biz insanlar değil miyiz ki hep iyiliğin peşinde,koştuğumuzu söyleyen,eminim siz gençler de böylesinizdir;ama şu çocuğa yaptığınıza bir bakın.
-Ama
-Şey her şeyin temelinde bir şey var,evet,o şey,anlatamıyorum,belki üç boyutlu değil,zekamızla kavrayamıyoruz,hiçbir senaryoyla anlatılamaz,hiçbir dekora sığmaz olan şey,bizi bize çeliştiren,işte bu “şey”dir.Ah bir anlatabilsem,bir anlatabilsem;ama elden ne gelir insanız sonuçta,hoşçakalın.
Bay q nun sözlerinden hiçbir şey anlamadım,belki de asıl mesele buydu anlamamak,yemek bitmişti,dolayıyla sohbette bitmişti,aklıma Darren Aronofsky’nin Pi filmi geldi,Bay q nun saçmalıkları umurumda bile değildi,y ile düşündüğümüz tek şey yarınki yemek molasında ”nasıl daha iyi olunur” temalı konuşmada neler konuşulabileceği idi.

Serdar Tuncer
Haydi itiraf edelim: Oynamadan, eğip bükmeden, kıvırmadan, mertçe, delikanlı gibi... Ne derler diye düşünmeden, ‘ne desinler’in hesabına hiç girmeden… Olmak istediğimiz kişiymişiz gibi yapmayı bırakarak... Olduğumuz kişiyi seyrederek kalbimizin aynasında... Neysek, kimsek, kimin nesiysek işte o olalım bir beş dakikalığına ve haydi itiraf edelim:

İtiraf
İtiraf
Haber Merkezi
Kul olmak gibi bir derdi yok hiç birimizin. Almayı istediğimiz ev, gördükçe iç geçirdiğimiz araba, kazanmayı hayal ettiğimiz para kadar meşgul etmiyor kalbimizi kul olmak. Hayat dediğimiz şeyin, altında biraz eğleştiğimiz bir ağaç gölgesi olduğunu unuttuk. Bu dünyada garip bir yolcu olduğumuzu hatırlamıyoruz bile. Giderken geride bırakacağımız her şeyin daha fazlasını avuçlarımıza almak istiyoruz. Yanımıza alacağımız yegâne sermayenin azını bile tutamıyoruz ellerimizde.

Uykuya kurban ettiğimiz en son sabah namazımızdan bahsediyorum sermaye derken... Asgarisini bile vermemek için tanıdık hocaya kırk takla attığımız zekâtımızdan... Daha vakit öğleyi bulmadan bir gıybete, bir haram nazara feda ettiğimiz oruçlarımızdan... Dönüş uçağına binmeden hiç eylediğimiz haccımızdan, telaffuzu yarım yamalak, mânâsı kırık dökük kelime-i şehadetimizden... Tevazu peçeli kibrimizden, ihlas libaslı riyamızdan, zekâ kılıklı üçkağıtçılığımızdan, uyanıklık suretli dalaveremizden söz etmiyorum hiç. Kulluğu ibadetten ibaret zannedişimizden ve onun bile hakkını veremeyişimizden bahsediyorum.

Haydi itiraf edelim aslanlar gibi...

Allah rızası için sevip sevilmenin sadece lafı var dilimizde. Sevdiklerimiz bir nimete erişince dillerimiz yalandan tebrik ederken kalplerimiz hasedin hakikisini susuyor kendi içine. Tökezlemesin diye koltuğuna gireceklerimizin ayakları kayınca, başımızı öte yana çevirip tebessüm ediyoruz gizliden. Kolumuza sımsıkı girene değil, ayağımıza çelme takmayacak olana dostum diyoruz artık. Eskiden düşmanına bile mert olmayana adam demezdik, şimdi dostuna namertlik etmeyenin adı namuslu diye geçiyor lügatlerimizde. Ne dedikodu etmeden bitirebildiğimiz bir sohbetimiz kaldı ne kardeşlerimizin etini yemeden yapabildiğimiz bir muhabbetimiz… Kendi gözlerimizdeki ormandan habersiz, başkasının gözündeki çöpü meze ediyoruz yemeklerimize. Dişlerimizdeki kardeş artığını hangi kürdan nasıl temizleyecek, düşünmüyoruz hiç. Hiç kimse tarafından eleştirilemeyecek kadar mükemmeliz hepimiz, herkesi eleştirebilecek kadar bilgili. Her bir şeyi biliyoruz, haddimizden başka!

Haydi itiraf edelim ama Müslümanca...

Bir ilmihali bile baştan sona okumadık pek çoğumuz. Ne necasetten haberdarız doğru dürüst ne taharetten. Otuz iki farzı yarısına kadar sayamayız, elli dört farz gereksiz malumat zaten. Dindarlığı kimselere bırakmayız, namaz dinin direği, deriz ama namazın şartlarını, farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini kaçımız sayabilir, teklemeden? Babamız ölse nasıl gasledeceğimizi, nasıl kefenleyeceğimizi, kabre nasıl koyacağımızı bilmeyiz. Ama hangi ayet-i celilede neyin kast edildiğini, hangi hadis-i şerifin niçin gerçek olamayacağını, hangi mezhep imamının nerede yanıldığını, mezheplere niçin artık gerek kalmadığını biliriz. Öyle ya Google var yahu, İmam-ı Âzam da kim oluyor?

Şirinlikten uzaksa üslubum beni ayıplamayın. Sizi üzüyorsam beni bağışlayın. Kendi kavgama sizi de ortak ederek haddimi aşıyorsam lütfen idare edin. Fakat itiraf edin, itiraf edelim ne olur... Şehrin orta yerine çıkıp avazımız çıktığı kadar koro halinde başkalarına haykıralım demiyorum. İçimizin tenhasına çekilip kendimize sessizce itiraf edelim.

Arakan umurunda değil hiç birimizin, Suriye’yi çoktan unuttuk, Filistin bir slogandan fazlası değil dudaklarımızda, Doğu Türkistan nereye düşer bilmeyiz bile… Bir dost sohbetinin orta yerinde iki çift lafı geçti mi mazlumların, sanıyoruz ki vazifemiz tamam olmuştur. İki tivit attık mı, hele bir de toplu mesaj gönderdik mi dertlenmiş sayıyoruz kendimizi kardeşlerimizin derdiyle. Öyle ya Müslümanlık bu değilse nedir? Bir binanın tuğlaları gibi, bir vücudun azaları gibi olmak bundan başka nasıl olur ki? Kaç kardeşsiniz sorusuna Sezai Bey’den mülhem “iki milyar” deyiverdik mi sanırsın ki halloluyor Ümmet-i Muhammed’in cümle dertleri.

Haksızlık etme demeyin bana, siz insaf edin biraz.

Hangimizin rüyası hıçkırıklarla bölündü Allah aşkına? Kaç geceyi uykusuz geçirdik zalimler elinden can veren kardeşlerimizin sızısıyla? Kaçımızın kahkahası Arakan’da can veren bir mazlumun yüzü gözlerimizin önüne gelip de donup kaldı yüzümüzde öylece yarım? Ne zaman anasının gözleri önünde yakılarak öldürülen bir çocuğun feryadı çınladı kulaklarımızda da, ağlayarak terk ettik bir yemek sofrasını?

Elimizden ne gelir diye düşündük mü hiç? Elimizden geldiği kadarıyla azına çoğuna bakmadan kıyabildik mi sevgili servetlerimizin hiç olmazsa bir kısmına? Paramıza kıyamamanın kendimize kıymak olduğu geldi mi hiç aklımıza? Olsaydı gönderirdim demesin hiç kimse. Olandan ne gönderdim diye baksın kendine. Azken veremeyen çokken hiç veremezmiş diye tevekkeli dememiş kudemâ. Vermek sadece mal mülkle olmaz üstelik. Uykumuzu bölüp başımızı mıhladığımız bir teheccüd secdesinde gözyaşı dökmeyi beceremeyecek kadar da mı fukarayız?

İstanbul’da patlayan bombaya kayıtsız kalan Batı’ya sövmekte haklı gördük hep kendimizi. Kendi doğumuzdaki yahut güneyimizdeki bir ülkede hemen her gün kendini patlatan canlı bombaların öldürdüğü insanlara bir Batılı lakaytlığıyla baktığımızı fark etmedik hiç. Heyhat ki heyhat! Herkes kendi doğusunun bigânesi!

Haydi itiraf edelim. Harbi ama yani utandırmadan dansözleri...

Tuttuğumuz takımın mağlubiyetine üzüldüğümüz kadar üzülmüyoruz zalimler elinde can veren kardeşlerimize. “Vah, vah”larla seyrettiğimiz haberler bir an evvel bitse de meftunu olduğumuz dizimiz başlasa, şöyle biraz keyfimiz gelse diye bekliyoruz televizyon başında. Victoria Secret’ın yeni melekleri, Arakan’ın şeytanlarından daha fazla dikkat çekiyor ümmetin son umudu olan güzel ve büyük Türkiye’mde.

Bu işte bir yanlışlık var. Bizde bir yamukluk var. Ve biz doğrulmadan o yanlış düzelmeyecek, düzelmez!

“Emrolunduğumuz gibi dosdoğru ol”madan biz, bize dosdoğru olmayı emreden kitaba hakkıyla râm olmadan, bu emre muhatap oluşuyla sakalları ağaran güzelin ardına tam bir teslimiyet ve sadakatle, gayret ve muhabbetle düşmeden bu iş asla olmayacak.

VE itiraf etmeye utansak da bilelim ki, bu iş olmadan, biz ne olursak olalım bizden bir şey olmayacak!

MadesaM, bir alıntı ekledi.
12 May 2016

Keyfimiz yok :(
Şunu unutma,
Ruhunda ve vücudunda dert olanın,
Yarasına merhem olmaz ev, mal, mülk,
yığınla tunç ve altın.
Eldeki nimetleri tadabilmesi için
keyfi olmalı insanın.!

Ars Poetica - Şiir Sanatı, Quintus Horatius FlaccusArs Poetica - Şiir Sanatı, Quintus Horatius Flaccus