Şüphesiz, mutluluk verecek şeyleri vaktinde öğrenmek de gerekir; çünkü her şeyimiz ondadır.
Kim mutlu değilse onu elde etmek için her zahmete katlanmalıdır.
Sen kendin ne kaybettiğini anlamazken, bir çokların senin yaşamından ne kadar çok çaldığını yersiz kederin,aptalca mutluluğun, açgözlü şehvetin, dalkavukça ilişkinin yaşamından ne kadar çok çaldığını,sen de sana ait ne kadar az şey kaldığını yeniden düşün…
Göreceksin ki vaktinden önce ölüyorsun..
O halde bunun nedeni nedir?
Sonsuza dek yaşayacak gibi yaşıyorsunuz,zayıflığınız aklınıza hiç gelmiyor,şimdiden ne çok zamanın geçip gittiğini göz önünde bulundurmuyorsunuz,bir şeye veya birine adadığınız,son gününüz olabilecekken yaşamınızı,tükenmez dolu bir kaynaktan geliyormuş gibi harcıyorsunuz.
Ölümlü olan her şeyden korkuyor,ölümsüz olan her şeyi arzuluyorsunuz.Bir çok kişinin şöyle dediğini işiteceksin:
‘’50 yaşına gelince inzivaya çekileceğim, 60. yaşım beni tüm yükümlülüklerimden azat edecek’’.
-Peki daha da uzun yaşayacağının güvencesini nereden alıyorsun?
-Bunun planladığın gibi olmasına kim izin verecek?
-Yaşamının geri kalan kısmını kendine ayırman ve iyi bir zihin yaratmaya sadece hiçbir işin yapılmayacağı bir dönemini adamak seni utandırmıyor mu?
Son verilmesi gerektiği zaman geldiğinde yaşama başlamak için artık çok geçtir!
Tüm planları 50. ve 60. yaşlara kadar ertelemek ve az kişinin ulaştığı bir noktada yaşama bağlanmayı isteyerek ölümlülüğü unutmak ne büyük aptallık!!
Kazançlar değil kayıplardır insanın hayatını biçimlendiren. Elde olanın önünde, yitip gideni kıymetlendirmekse hayata bir çağrıdır:"Kim istemez mutlu olmayı /Ama mutsuzluğa da var misin?" Ve her kayıp, kökensel bir yasin yeniden uyanişidir, kendi yasımızın... Öleceğimizi bilmekle lanetlenmisizdir.