bazı fotoğraflarda canı sıkılan bir ağaç gibi bakıyorum dünyaya umduğum felaket bu değildi diyorum bu dünyada birini sevdik o da öldü diye karşılandığım bir yasta göğe bakıyorum ben de aferin diyorum tanrıya aferin çünkü şöyle savaşlara inandım sonuncu dünya savaşında kaç asker intihar etti kaç kez yutkundu dünya olsam mutlaka yanlış yerde nöbet bekleyen bir asker olacaktım kırk gün kırk gece aynı dalgınlıkla.. Seyyidhan Kömürcü
KERTENKELELER DE DANS EDEBİLİR!..
Dünya giderek küçülüyor. Kütlesinde bir değişim olmuyor belki. Fakat iletişim/ulaşım imkânlarının gelişmesiyle uzaklıklar yakınlaşıyor. Gitmeler-gelmeler, söylemeler-duymalar, etkilemeler-etkilenmeler artıyor. [...] Âhirzamanla ilgili hadîsleri tefsir edenler "deccalin kırk günde dünyayı dolaşması" veya "öldüğünde bir şeytanın bunu dünyaya işittirmesi" gibi rivâyetleri de bu eşikten analiz ederler. Yâni, Efendimiz aleyhissalâtuvesselâm, gayb-âşinâ gözüyle bize âhirzamanda ulaşılacak iletişim/ulaşım imkânlarını sezdirmiştir. Elbette edeb-i peygamberîye yakışır bir tesettürle. Dikkatli nazarların aşabileceği bir billûrlukla. Bunlar da mûcizesidir. Yâni, haberi hakikat-i nübüvvetinin bir delili, örtmesi sırr-ı imtihanın bir gereğidir. Tabiî, ıskalamayalım, böylesi imkânların bedelleri de oluyor. Nasıl bedeller? Bu konuda fehmimize yardımcı olacak bir hadis-i şerif var. Aleyhissalatuvesselam bir mecliste ashabına buyuruyor: "Sizler karış karış, arşın arşın öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. (Onların yaşayışlarını ölçü edineceksiniz.) Hatta küçük bir kertenkele deliğine girecek olsalar siz de onları takib edeceksiniz. Sorduk: Yâ Rasulallah! (İzlerini takib edeceğimiz bu topluluklar) Yahudiler ve hristiyanlar mı olacak? Buyurdu: Ya başka kimler olacaktı?" (Buhari, Enbiya 50; Müslim, İlm 6) Her imkanın bir imtihanı var. Ahirzamanda gelişen iletişim/ulaşım imkânlarının da bedeli toplumlar arasındaki etkileşimi arttırması. Evvelemirde bunun sadece hasenâtı gözümüze görünüyor. Fakat, kaçırmayalım, seyyiâtı da var. Çünkü hâkim/baskın kültür dediğimiz şey sonuçta imkanları da yönetiyor. **Hani şöyle bir söz vardır: "Medyanın gücü yoktur. Gücün medyası vardır!" denir. Bunun hakikatini yaşadıklarımız üzerinden de okuyabiliriz. Öyle ya. Bugün küresel medyayı kim
Tefekkürât
Reklam
"Kırk yıl sonra bugünü özlemiyecek miyiz ?"
Cemal Süreya
​Öyle bir sihirbazdın ki beni bile kaybettin Biliyorsun, Ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası Sen aklım ile kalbim arasında kalan, En güzel çaresizliğimsin Özenle katlanmış bir mendil gibisin Sil beni ne olur Kırk yıllık kirim Pasım gitsin Sen bakma bana bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma Ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse Yalan olduğunu anlayamaz.
Irkçıyım demeyin!
1944 davası gibi Türkçü Turancılık yeniden lanetlenebilir. Çünkü küllerinden doğan bir akıma dönüştü. Peki nedir bu 1944 davası? 1944 Irkçılık-Turancılık Davası, bu toprakların gördüğü en büyük haysiyet, sadakat ve aynı zamanda en büyük ihanet kırılmalarından biridir. Türk tarihinin sayfalarına kapkara bir leke gibi kazınan, ama o lekenin içinden birer çelik gibi parlayarak çıkan Türk milliyetçilerinin destanıdır. ​Gelin, hafızamızı bir tazeleyelim de o günlerde ne dolaplar dönmüş, kimler kimlerin arkasına saklanmış bir kez daha görelim. ​Yıl 1944. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıyoruz. Dünyadaki dengeler değişiyor, Sovyet Rusya ayısı pençelerini bileyliyor. Dönemin Ankara hükümeti ise arkasını sağlama almak, "Bakın biz faşist değiliz, komünist hiç değiliz, ortadayız" mesajı vermek için bir kurban arayışına giriyor. İşte tam o sırada, ömrünü Türk ülküsüne adamış, tavizsiz, bükülmez bir kale çıkıyor karşılarına: Hüseyin Nihal Atsız. Başbuğ ​Atsız Ata, dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı o meşhur açık mektuplarla (yorumlarda mektupların genel yapısını yazdım, dileyen okuyabilir.) devletin kalbine sızan lanet sapkın komünist yapılanmaları, millî eğitimdeki çürümeyi bir bir deşifre ediyor. Vatan hainlerinin isimlerini bir bir yüzlerine çarpıyor. ​Peki devlet ne yapıyor? Teşekkürü geçtim, hakikati söyleyen her Türk aydınına yapıldığı gibi Atsız’ın üzerine çullanıyorlar! Sabahattin Ali gibi isimleri maşa olarak kullanıp Atsız’ı mahkemeye veriyorlar! ​3 Mayıs 1944’te Ankara’daki duruşma günü, o güne kadar susturulduğunu sandıkları Türk gençliği bir çığ gibi Ankara sokaklarına dökülüyor. (Benzeri yaşanacak, biliyorum. Tarih tekerrürden ibarettir ve biz tekrar bunları yaşayacağız) Binlerce Bozkurt, "Kahrolsun komünistler!" diye bağırarak Atsız’ın
1000Kitap

umay • İTC

@otuken_okuru
·
Bunu alıntılayıp ırkçılık üzerinde konuşacağım. Diyemiyoruz.
Gerçek düşüncelerimizi belki bu vakte kadar sakladık. Ancak şu anda tutukluyuz. Esir alındık. Artık tüm gücümüzle aktif olma yaktidir.
Alıntı
Ayağını bastın odama kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde Nazım Hikmet Ran
Şiir
Reklam
Reklam