Roman , kentten ve kendi geçmişinden kaçan bir doktorun yerleştiği (sığındığı mı demeli) bir köyde geçiyor. Sevgili doktorumuz çoğu akıllı insanın yapmak istediği gibi, kentin tüm saçmalığından, sakin huzur dolu bir köye kaçmaya çalışıyor ama insanın ne yazık ki fesat, hırs, aptallıktan mütevellit hamurunu göz ardı ediyor. Bu hamurla yoğurulmuş adam ve kadınların özellik de en masum, en huzurlu yerlere bir mikrop gibi sızdığını da öyle... Ve bu güzel köye de böyle biri geliyor, Marius. Çok gezip, çok görmüş ve ne yazık ki insanın en zayıf noktasını iyi bellemiş bu adam sabırla, usul usul insanların içindeki canavarı uyandırıyor. Bu adamın planı sadece insanların safça inanmalarıyla işlemiyor elbette, köyün hırslı çakalları Marius'un en büyük destekçileri oluyorlar. Marius insanları konuşarak, sözle büyülüyor.
Bu büyülenmenin göbeğinde çok önemli bir gerçek yatıyor bana kalırsa; herkesin temelde rahatsız olduğu bir adaletsizlikten yola çıkmak. Bunu temel aldıklarında üzerine hangi yalanı, hangi saçmalığı koyarlarsa koysunlar kabul görüyor. Buna maruz kalmamak için adaletin tüm topluluğu kapsamış olması gerekiyor ki henüz böyle bir toplum görülmüş değil. Bu nedenle de zaman zaman ağzı laf yapan bazı adamlar ya da kadınlar çıkacak, insanların ortak yarasını bulacak ve o yaradan akan kanla semirip, büyüyecekler. Ve Broch'un dediği gibi delilik herkes tarafından benimsendiğinde akıl olacak.
Romanda en çok Gisson Ana karakterini sevdim. Toprağın, gökyüzünün, ağaçların ve kuşların dilini bilen, yaşam ve ölümün bilgisi ile donanmış, anaerkil toplumun sembolü Gisson Ana, Marius gibi katı, kalpsiz, dünyevi bir düzen yandaşının tam karşısında bir kaya gibi sessiz, sağlam ve güvenle duran bir çok sevilesi bir kadın. Haklı ve doğru olanın her zaman yaptığı gibi olaylara