"Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün" demişler, demişler de Hüseyin Ağa'nın iki oğlu var bir kere övünememiş, yaşamı boyunca bu iki evlat yüzünden bolca dövünmüş. İkisi de ne babalarını ne analarını bir eve sığdıramamış, onlara yüz çevirmiş iki oğul. Küçükken benim anam, benim babam diye paylaşamazken sevgilerini, büyüdüklerinde senin anan, senin baban diye evden eve itelemişler bu iki garibanı. "Bir baba dokuz oğlu besler, dokuz oğul bir babayı besleyemez” demişler, doğru demişler. Yüzünü yıkıp el açtığı oğulları görmezden gelmişler adamı "kokmuşa tuz, arsıza söz kâr etmemiş" çünkü.
Hüseyin Ağa 80 yaşında ve bu yaşında çalışmak zorunda. Çünkü; "Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş”. Anaları mezara girince babalarını hor görmüşler, "Tosbağa kabuğundan çıkmış da geri kabuğunu beğenmemiş."
Gerçi hep Hüseyin Ağa'ya hak verir gibi kitap ama "el eli yıkar elde yüzü yıkarmış" Hüseyin Ağa evlat işinde sadece ellerini yıkamış, çocuklarının yüzüne bir damla su damlatmamış.
Hüseyin Ağa gençliğinde eşekle yük taşıyan yiğit bir adammış, savaşa katılmış, vatanı müdafaa etmiş ama devlet tarafından "it yerine konmamış" Sözü sohbeti hoş bir adam ama yaşlılığı, parasızlığı, garibanlığı yüzünden itibar görmüyor. İtibar gördüğü zamanlar, başka kişilerin aracılığı ile yaptığı iyilikler sayesinde, bu da şu atasözüne çıkarıyor bizi "it ağacın gölgesinde yatar, sonra kendi gölgem diye böbürlenirmiş".
"Yaşlılık kapıya konacak dert değil" o da bunun farkında ama verilen ömrü yaşamak zorunda, "yalnızlık Allah'a mahsus" diye düşünüp yanına bir "Can Şenliği" diliyor. "İsteyenin bir yüzü kara vermeyenin iki yüzü" diyerek de bir eşek istiyor bağın sahibinden. Kitabın adı buradan geliyor.
Atasözleri ekleyip incelemeyi uzun tutmak isterdim ama böyle