Duvar yalnızca doğadan ve toplumsal hayattan kopmuş bir kadının hikayesi değil, aynı zamanda insanın varoluşsal yalnızlığını ve kimliğini yeniden keşfetme sürecini anlatan çok katmanlı bir yapıt.
Marlen Haushofer, başkarakterin kendini, doğayı ve insanları yeniden keşfetme çabasını çok etkileyici bir şekilde işlemiş. Tek başına kalan bir kadının hayatta kalma mücadelesi ile başlasa da, bu mücadele sadece fiziksel değil; aynı zamanda içsel bir savaşa dönüşüyor.
Kadın, bir sabah kendini her şeyden, insanlardan ve dünyadan tamamen kopmuş bir şekilde görünmeyen bir duvarla çevrilmiş buluyor; bütün dünyadan, geçmişten ve tanıdıklarından kopmuş bir halde. O kadar yalnız ve yabancı ki, her şeyde bir anlam aramaya başlıyor. 2,5 yılın sonunda geldiği noktadaki hisleri ise şöyle ifade ediyor: "Acıma, insanlara karşı besleyebileceğim tek sevgi biçimiydi artık."
Kadın, fiziksel olarak hayatta kalmaya çalışırken, aynı zamanda kendisiyle yüzleşiyor. O "duvarın" ardında, bir köpek, bir inek ve bir kediyle yaşam mücadelesi verirken, doğa ile kurduğu ilişki, aslında içsel bir keşfe dönüşüyor. Bir taraftan hayatta kalabilmek için mücadele ederken, diğer taraftan hayatın anlamını, hayvanlar ile ilişkisi üzerinden sorguluyor. "Olaylar olup bitiyor işte, ben de, benden önceki milyonlarca insan gibi, onlarda bir anlam arıyorum, çünkü kibrim olup biten bir şeyin bütün anlamının kendi içinde bulunduğunu itiraf etmeme izin vermek istemiyor."
Doğayla tekrar bağ kurmaya çalışan kadının, yalnızlık, yoldaşlık ve kendini tanıma süreci, bence Duvar’ın en etkileyici yönü. Kendi varlığını ve kimliğini yeniden inşa etme çabası, okurken insanı oldukça düşündürüyor.
Bu kadar durağan bir konunun bu kadar akıcı ve sürükleyici bir şekilde yazılması gerçekten şaşırtıcı. Yavaşça ilerleyen, tekdüze gibi