Abdülhak Hamit Tarhan, Tanzimat Dönemi Türk edebiyatçılarımızdan en aykırı ve en merak uyandıran kişiliktir. Yenileşme dönemi Türk edebiyatının öncülerinden bir yazar, yeni Türk şiirinin önemli bir ismi kabul edilen bir şair, daha 13’ünde bir çevirmen, cesur ve meydan okuyan bir eleştirmen ve TBMM milletvekilidir. Aristokrat, bürokrat ve iyi eğitimli bir ailenin iyi eğitimli bir çocuğudur. Paris, Berlin, Belgrad, Bombay Büyükelçiliklerinde çalışır. Henüz 26 yaşındaki eşi yakalandığı verem hastalığı nedeniyle; Bombay’den döndükleri gemide hayatını kaybedince, cenazesini denize atmak zorunda kalmıştır. Eşine Beyrut’ta anıtsal boş bir mezar yaptırmıştır. Bu olay onu o kadar derinden etkilemiştir ki eşinin ardından yazdığı 4 güzel şiirinden özellikle sekizer mısra ve 295 kıtadan oluşan “Makber” hem sanatsal niteliği hem de duygusal yoğunluğu ile onu sanatının zirvesine taşımıştır. Bu şiiri yazarken Hugo’dan etkilendiği söylenir. Makber’den güzel bir örnek:
“Maksûd-ı hayâtı der-miyân et,
Ferdâ-yı beşer nedir, beyân et!
Yâ fikrimi ruhuna kıl îsâl
Yâ ruhumu hâkine revân et.”
(Yaşamaktan maksat nedir, bunu açıkla; insanoğlunun geleceği nedir, bunu söyle, izah et. Ya düşüncelerimi onun ruhuna ulaştır ya da benim ruhumu onun gömüldüğü topraklara yolla…)”
Ancak hayat devam ediyordu ve o da ikinci evliliğini İngiliz bir kadınla yaptı. Talihsiz bir tesadüfle ikinci eşini de kaybettikten sonra, Brüksel’de tanıştığı Belçikalı bir kadınla üçüncü evliliğini gerçekleştirdi. Zevk ve safa alemlerine düşkünlüğünün etkisi ile yazdığı eserleri çok eleştirilir. Karmaşık ruh dünyasının şiirlerine yansıması, “tezat şairi” olarak anılmasına sebep olmuşsa da “Şairi Azam” (En büyük şair) ünvanıyla da onurlandırılmıştır. Ne kafiyeyi önemser ne de yazdığı tiyatro eserlerinin sahnelenebilir olup