Golem’i okurken sanki yalnızca bir efsanenin izini değil, insanın kadim korkularını ve Tanrı’yla girdiği sessiz hesaplaşmayı okudum. Bir yanda Yahudi mistisizminin o ağır ve karanlık havası, diğer yanda insanın kendi yaratımına esir düşme korkusu. Orta Avrupa sokaklarında yankılanan o taş beden, aslında içimizdeki çiğlenmemiş arzuların ve aynı zamanda kontrolsüz öfkenin sesi gibi geldi bana.
Okurken şu düşünceye kapıldım ; İnsan, Tanrı’nın benzeri mi, yoksa kendi tanrılığının karikatürü mü? Golem, korumak için yaratılan ama zamanla korkulan bir varlık. Bizim de öyle değil mi? İnşa ettiğimiz şehirler, makineler, düzenler önce bize hizmet ediyor, sonra yavaş yavaş bize hükmetmeye başlıyor.
Ayrıca anlatıda bir masalsılık da var; ama bu masal Grimm Kardeşler’in parlak ormanlarından değil, loş ve sisli bir Prag’dan doğuyor. Sokak lambalarının altındaki gölgeler gibi; büyülü ama ürpertici. Yüzyıllar boyunca anlatılagelen Golem efsanesi, burada hem mistik hem de felsefi bir derinlik kazanmış.
Bu kitap bana göre yalnız bir fantastik kurgu değil, insanın gücünü, sınırını ve haddini bilmesi gerektiğini hatırlatan bir metin oldu. Golem, bize unutturulan o eski gerçeği fısıldıyor: İnsan bazen kendi elleriyle kendi celladını yapar.