9,3/10  (4 Oy) · 
31 okunma  · 
10 beğeni  · 
677 gösterim
İnanç hürriyeti, insana 'insanlık' vasfını kazandıran ve en başta gelen temel haklardan birisidir. Aynı zamanda inanılan düşünceyi herhangi bir baskı ve şiddete başvurmadan yaymaya çalışmak da bir haktır. Elbetteki bu hakların aynı zamanda bir ödev niteliği arzettiği de dile getirilmelidir. Yani inanan insanlar, inançlarını kendileri yaşadığı gibi başkalarına anlatmakla da yükümlüdürler. Bu sorumluluk ise en anlamlı karşılığını İslam inancında bulmaktadır.

İslam dinini benimseyen bir insan çevresindeki olaylara duyarsız kalmaz. Fuhşun ve sapıklığın yayılmadığı, çıplaklığın modalaşmadığı, modernizmin makyajladığı cahiliye cemiyetlerinin popülerleşmediği, hakkın ve adaletin hakim olduğu bir dünya tesis etmek için mücadele sarfeder. Bu anlamda İslam'ın evrensel değerlerini, yozlaşmaya temayülünü bertaraf ederek, yaşamak ve yaşatmak bir müminin asli görevlerinin başında gelmektedir.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Nisan 2013
  • Sayfa Sayısı:
    334
  • ISBN:
    9789758911370
  • Çeviri:
    H. Hüseyin Yılmaz
  • Yayınevi:
    Özgü Yayınları
  • Kitabın Türü:
Farkhunda 
 06 Şub 00:17 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

16 yaşındaydım, Fatih'de bir kitapçıya girdim. Bu aynı zamanda bir kitapçıya üçüncü kez gitmekti. Nasıl heyecanlıyım anlatamam, İnternetten az buçuk bakmıştım kitaplara ama o kitapçıya gittiğimde bir başka olmuştum. Her neyse sadece Seyyid kutup okumak istiyordum, kitapçı şöyle bir tuhaf baktı, "S. K yerine Muhammed Kutup okumayı denemelisin o daha çok yakındır yaşadığımız zamana" dedi. Israrlıydım, okuyacaktım, neden okumak istediğimi anlattım. Sempatizanlarının dewle dediği bir terör örgütünün teorisyenlerinin Seyyid kutubun fikirlerini kullandığını öğrendim, öğrendiğim zaman elimde de bu kitap vardı. Seyyid Kutubu tanıyordum, gençliğini, eğitimini, mahkumiyetini ve bunların yanında nasıl olur da onun fikirleri bir örgütün oluşum safhasında kullanılır diye düşünürken çok zaman geçmedi. Yazdığı kitapların büyük bir kısmında da ve bu kitapda da geçerli olan bazı kaideleri farkettim. Ve bu kaideleri insanların ölçüsüyle ne derece değiştiğini.

Bir sabah uyandı, öğrenciydi ancak başka senaryolarda da yerini alarak camiye gitti. Ardından okula gidip, derslere takıldı. Arkadaşlara takılamazdı, arkadaşlar hep kötü yol üzerineydi. Kızların giyiminden nefret ederdi, ona biri bakacak diye korkardı. Ailesine bağlı, okulu bitince onlara bakmayı ve babasının yükünü hafifletmeyi düşünürdü. Annesinin kendisi için baktığı kızları beğense de belli etmezdi. Ben dört eş istiyorum, der ve güler ardından okulu bitinceye dek kızlarla ilgilenmeyeceğini söylerdi. Kitapları da severdi bilhassa İslami olanları. Seyyid Kutubu da henüz okumaya başlamıştı ki sakalını arada düzeltirken S. K'nın neden sakalsız olduğunu düşünüyordu. Üzerinde durmadı, hayatı onun için bunları düşünmeye vakit tanımıyordu. Kitaplarını okudukça, sünnetin görünümden ziyade fiiller üzerine olduğunu farketti. Değişti, inanılmaz bir köktendinciye dönüştü. O saf, dinine bağlı çocuk bir sabah yatağında uyanınca ruhu nefret ve heyecanla karışık, sakalı daha kısa uyandı. Kafkanın dönüşümü onun için biçilmiş kaftandı. Artık sabah namazına camiye gitmiyordu. Seyyid kutup okurken öğrenmişti, Darulküfürde olduğunu. İmamların arkasında kılınan namazın işe yaramayacağını düşünüyordu. Onlar Tuğyana batmış sapıklardı, ona göre.
Ruhunu S. K'nın hapisteki bedeni gibi dış dünyaya kapatmış ve başta tüm ailesi olmak üzere herkesi tekfir ediyordu. Namaza durdu, okula gitti, yollar ve insanlar dar geliyordu. Dilindeki tesbihatle "Cihat etmeliyim, cihada gitmeliyim" diyordu. Seyyid Kutup için Cihadın biçimleri vardı, mesleğiyle cihadı benimsemişti o da. Ancak okul bitecek gibi değildi, her geçen gün Ortadoğuda ve Avrupa'da müslümanlara yapılan zulümleri takip ediyordu, içi hiç bir şey yapamamakdan yanan bir Müslüman olarak.
Kimi zaman Müslümanım demeye utanırdı, Seyyid kutubun hapisle geçen hayatını ve inkar edenlerden olursa serbest kalacak olmasına rağmen, inkarcı olmamasına bağlı olarak utanırdı. Kafirlerin karşısında dimdik duran Basayevin asla giremez dedikleri karargaha girip, Lenin portresi önünde verdiği pozu almış ve duvarına asmıştı kararlıydı bir gün o da onlara katılacakdı ama ne zaman? Okula gittiğinde görünümüyle dalga geçenlere aldırmıyordu kendisi gibi yaşayan bir grup içine girmişti. Hepsinin derdi aynıydı cihada gitmek ve İslam dünyasını kafirlerden temizlemek. Seyyid kutubun , İslamda Cihad kitabı onlar için favoriydi. Cihadı tam da olması gerektiği gibi anlatıyor ve muvahhidleri anlatıyordu. Kendilerine layık görülen cariyelerin hayalini kurarken okudukları okulda peçeli bir kız öğrenci olduğunu görmüşlerdi.


İnatçıydı, hocaların gözüne batmak için en ön sıraya oturuyordu. Aynı sınıftaydılar ancak daha önce hiç farketmemişti, kız sayısının da az olduğu bir sınıfta onun kim olduğunu kestiremiyordu. Derse giren hoca konsantre olamadığını söyleyince, ya da kıza karşı atak yapan başkaları olunca onu koruyamamanın verdiği mahcubiyetle sıkarken yumruğunu, sesini duyurmaktan korkmayan biri olarak kendini savunurdu, peçesi onun için bir kimlikdi ve kimliğini taşımaktan rahatsız bir insanın zavallı olduğunu söylerdi. Laiklik ve medeniyet kavramlarıyla sorulan sorulara inançlarım diye başlardı cevaplamaya. "Allah kadının rahmini kendine isim almışken ben neden onun şeriatine uymakdan çekineyim ki" derdi.


Çok iyi takip ediyordu onu tırnakları kınalıydı, kitapları gazete ile kaplıydı, yürüyüşü düzgündü ve dimdik bakardı biriyle konuştuğunda. Bir gün onu bir tartışmanın içinde buldu, kendisi gibi kızlarla tartışıyordu. Ona hakaret etmeye başlayan bir grup olmuştu, araya başka erkeklerin de girmesiyle tartışma büyümüş ve elleri onun peçesine uzanmıştı. Böylesi bir hakaret kabul edilemezdi. Kadın, İslam'ın onuruydu. Tartışmanın içine girip hakaretler daha da büyürken kızın peçesi düşmüştü. Gülme sesleri içinde kavga büyüyordu başka gençler de dahil olmuştu. Ortalığın yatışması umurunda olmadan kolundan tutup çekti onu olaydan. Ne başörtüsü kalmıştı, ne de yüzünde peçesi. Boynuna sardığı ince geniş atkıyı kızın başına örttü, ikisi de konuşacak durumda değildi. "Bir daha böyle şeyler yapmamalısın" dedi, erkek. "Kendimi savunuyordum , İslam adına". Sustular ve kızı evine bırakmayı teklif etse de kabul etmedi, uygun değildi bu onlar için. Bir daha da onu okulda görmedi. Öfkesi içinde büyümeye devam ediyordu, cihatçı bir örgütle iletişime geçmiş ve onlara katılmışdı. Ailesi onun için dehşete düşmüşlerdi. Akrabaları onları ayıplıyordu.

Afganistandaydı. Dağlara üzerinde mavi göğün ve kızıl toprağın, barut kokusuna aşık olmuştu. Cihada hemen gireceğini sanarken bir yıl boyunca eğitim içinde oyalanıyordu. Çok fazla Türk vardı, Allahın Kürdü, Zazası da oradaydı. Herkesi oraya çeken yegane şey Cihad sevdasıydı. Ufacık tencerede on kişinin yarı aç kalktığı, teçhizatın daima eksik olduğu, her çatışmada Pakistanlıların birilerini öldürüşü onu bezdirmişti. Gittiği bölgedeki halkın dilini bilmeyişi onu daha da üzüyordu. Onu yıkan şey ise yıl sonunda silah temizlemeyi dahi öğrenemeyişi olmuştu. Yine de pes etmeden beş yıl orada yaşam mücadelesi verdi oysa Cihad etmeye gitmişti. Mücahitleri aslan, kaplan sanıyordu ve tüm düşüncelerinin romantik oluşuyla pes ettiği bir noktada buldu kendini. Onun gibi onlarca Türk ile geri döndü. Cihad düşündüğü gibi değildi. Ailesi, sadece onun sağ olmasıyla ilgileniyordu. Okula geri dönmek istemese de ailesi ısrar etmiş o da kabul etmişdi sınavları vermek için okula gittiğinde derse giren hoca, yıllar önce o okulun koridorunda aşşağılan peçeli öğrenciydi. İnancını hiç kaybetmeden cihada devam etmiş ve hakkını almıştı. Ve ikisi de Seyyid kutup okumuştu, farklı anlayışlar üzerine yeşerecek bir inançla.