Friedrich Hebbel’in Judith oyununu okurken kendimi sık sık durup düşündüm. Çünkü bu sadece bir kadının hikayesi değil benim içimdeki çatışmalara da dokunan bir metin. Judith’i okurken bazen onun ellerinde kendi gölgemi gördüm. Tanrı’ya adanmışlığı, kaderle boğuşması, arzularının ağırlığı… Bunlar bana çok tanıdık geldi.
Judith’in güzelliği aslında bir zafer gibi görünse de, onun için ağır bir zincir. Hem silahı hem yükü. Bunu okurken düşündüm . İnsan bazen en büyük gücünü, en derin yarası olarak da taşır. Judith’in hikayesinde bu ikilik o kadar güçlü ki… Onun cazibesi Holofernes’i yıkan bir kılıç oluyor, ama aynı zamanda kendi ruhunu da paramparça ediyor.
Antik Yunan mitolojisini hatırlatıyor bana. Helena’nın yüzünden çıkan savaşlar, Medea’nın aklıyla açtığı uçurumlar… Judith de o çizgide duruyor. Hem kutsal bir kahraman hem de kendi arzularına teslim olabilecek kadar insan. Belki de bu yüzden bu metin bana çok gerçek geldi. Çünkü hiçbirimiz sadece ışık ya da sadece gölge değiliz.
Hebbel’in kaleminde Judith, sadece Tanrı’nın elçisi değil aynı zamanda kendi kalbinde de Tanrı’ya meydan okuyan bir kadın. Bu ikiliği çok sevdim. Çünkü bence asıl trajedi, dışarıdaki düşmanla değil, insanın kendi içindeki savaşla başlıyor.
Okurken bir ara içimden şu geçti Judith aslında Tanrı’ya değil, kendi içindeki isyana hizmet ediyor olabilir mi? Belki de insanın inancı bile bazen arzularının kılıfı olur. İşte bu belirsizlik, bu sisli bölge beni en çok etkileyen şey oldu.
Sonuçta Judith, bana bir kadın figüründen çok daha fazlasını sundu. Oyun bittiğinde, içimde şu duygu kaldı hepimiz biraz Judith’iz. Tanrı’ya dokunmak isterken kendi arzularımıza çarpan, kaderden kaçmaya çalışırken ona teslim olan.