harfler ve notalar'da bahsi geçirildiğinden -ve ben de toptaş'ın zevkine gözüm kapalı güvendiğimden- ilk pinget'den bir tane (onun da ismi geçiyordu, yalnız "mösyö songe" mu yoksa pinget'nin kendisi miydi söz konusu hatırlamıyorum), sonra da simon'dan bir tane okumaya karar verdim. bunun üzerinden epey geçti aslında; kitapları nadir'den araştırıp sevdiğim, fırsat buldukça uğramaya çalıştığım bir sahafta olduklarını gördüm (genelde öyle yaparım, şayet arada seyahat ettiğim şehirlerde varsa aradığım kitap, o şehirleri de değerlendiririm, aklıma yazarım "gidince alacağım" diye. yalnız bazen de ya kitap hiçbir yerde olmaz, ya da olur fakat istanbul'dadır ve çok pahalıdır, işte o en kötüsüdür, huzursuzluğunu alana dek boynumda taşırım), gittiğim bir gün aldım ikisini de. mösyö songe'u alıp almamak hususunda kararsızdım, çok rutubet görmüş geçirmiş, karanlık, sıkışık raflarda konaklamış olduğu belliydi, su da dökülmüştü üstelik. rafa konulduğunda havasız kalan kısmı, sayfaların dış boyunu siyah lekeler kaplamıştı; kitabı yüzüme yaklaştırdığımda bir defa daha tahammül seviyemi en fazla zorlayan dört kokudan birinin rutubet küf karışımı kokusu olduğuna kanaat getirdim. diğer üçü küllük, hafif taze, temizlenmeyi bekleyen kedi dışkısı ve ismini bilmediğim o direk kırıcı, görünmez bir bulut halinde tam burnumu nişan alan ve uzaklaştıktan sonra bile üzerinde tesirini sürdüren erkek parfümü; bazı kokuların nesnel biçimde -hoşluğuna olmasa da- çirkin olduğuna karar verilmesi gerektiğini düşündüren o "duyu saygısızlığı". (sayıp sevdiğim eski, büyük bir dostun da kullandığı bir kokuydu [sevgilimin dayısı, ayrıldıktan sonra görüşmeye devam ettik, yeğeniyle küsmüştü fakat beni hep arar sorardı, tayland'a taşındıktan sonra bir şekilde koptuk ve başka bir sürü güzel anının yanında, bir