Lucy, okurken sanki bir göçmen günlüğünün sayfalarını çeviriyormuş gibi hissettirdi. Jamaica Kincaid, Karayipler’den Amerika’ya gelen genç bir kadının gözünden, hem yeni bir ülkeye hem de yeni bir hayata alışma sancılarını çok çıplak ve keskin bir dille anlatıyor.
Lucy’nin hikâyesinde en çok anne figürü dikkatimi çekti. Annesine duyduğu öfke, kırgınlık, sevgi ve özlemin iç içe geçtiği o karmaşık duygular… Bazen kendi annemle olan ilişkimi düşündürdü, bazen de “uzakta olmanın” hem özgürlük hem de yalnızlık getirdiğini hatırlattı.
Kitap, sadece bir göç hikâyesi değil; aynı zamanda kimlik arayışı, bağımsızlaşma ve geçmişle hesaplaşma romanı. Lucy, çalıştığı ailenin yanında hem başka bir kültürün içinde kayboluyor hem de kendi sesini buluyor. Bu süreçte okur olarak biz de onunla birlikte sorguluyoruz: “Ben kimim? Nereden geliyorum? Ve nereye gidiyorum?”
Kincaid’in dili kısa ama çok etkili. Bazı cümleleri öyle bir yerden vuruyor ki, sayfayı kapatıp biraz durmak istiyorsunuz.
Bence Lucy, göçmenlik, aidiyet ve anne-kız ilişkileri üzerine düşündürmek isteyen herkesin okuması gereken bir roman. Özellikle de kendi hayatında “kök” ve “özgürlük” arasındaki çatışmayı yaşamış olanlar için.
Canımın içi Kincaid’den çiçek gibi bir eser daha.
Bu sefer Lucy’nin Karayipler’den ABD’ye uzanan öyküsünü okuyoruz. Yirmilerinin başlarında olan Lucy doğduğu topraklar olan Karayipler’den ayrılıp ABD’de dört kız çocuğu olan bir ailenin yanında dadı olarak işe başlar. Çocuklarla kurduğu bağ, yalnızlığı, duyguları, aşkı ve cinselliği keşfedişi, zaman zaman bir sarmal gibi onu içine çeken annesi ile iniş çıkışlı ilişkisi… Lucy’nin iç dünyasında ordan oraya savruluyoruz. Ha bir de dış gözlemleri var. Mesela tropik bir ülkeden gelmiş biri olarak ABD’de ilk kez sert bir kışa tanıklık etmesi, kış güneşi denen şeyle tanışması, sonra baharın gelişi diye bir şeyin olduğunu keşfetmesi. “Sen baharı ilk kez göreceksin değil mi dedi, sanki uzun bir yolculuğa çıkıp artık geri dönecek olan bir arkadaşından bahsediyor gibiydi.”
Diğer eserleri gibi bunu da “mecburen” ingilizceden okudum çünkü henüz dilimize çevrilmediler. Çok derinlerine inemedim haliyle. Fakat dilimize çevrilir çevrilmez yine okumayı düşünüyorum. Kincaid! Seni çok seviyorum ve eserlerinin Türkçeye çevrilmesini dört gözle bekliyorum.
Anne kız arasında geçen sevgi, tartismalar, öfke.... Ve kızın kendini bulma çabası hakkında yazılmış kısa sürükleyici bir günde bitirilebilecek bir kitap...
Göç mü,kaçış mı , yoksa terk ediş mi? Hangisi? Kimliğini ,geçmişini mi reddediyor yoksa sadece kendini bulmaya mı çalışıyor.
Sert ,otobiyografik , sarsıcı ve “gerçek” bir anlatı.
Anne kız arasındaki gerilimli durum, bağdan öte bağsızlığa kaçış… Nefret ile sevginin bir arada bir vücutta bir hayatta can bulması…
Özgür cinsellik (belki kültüre göre normal gibi ama) abartısı…
Bu kadar özlem , nefret , sevgi; isyan, kırgınlık… bu kısacık anlatıda sarsmadı desem yalan…
Yalın ama çarpıcı bir anlatım…
Selametle
Nasıl bir anne, kendisine Lucifer(şeytan)'ı anımsattığı için çocuğuna Lucy ismini koyar? Bu ismi sahiplenen biri nasıl bir evlat olur.
İçinde Lucifer'ın ateşi yanan Lucy'nın hayata atılması ve hayat mücadelesini anlatıyor.
Yatırım tavsiyesi olabilir.
Aidiyetsizlik hissi ile mücadele eden bir genç kadın Lucy.
Geçmişinden kurtulup yeni bir düzen kurmaya çalışırken tek amacı bu dünyada bir yerlere ait hissedebilmek. Tüm bu hislerin temelinde ise annesine duyduğu hayranlık ve öfke bir arada. Lucy özgürleşme mücadelesinin ardında , annesinin ataerkil düzeni barındırandan geleneksel yaklaşımlarıyla büyük bir savaş vermekte. Bu nedenle okuyucunun kitabı okurken Lucy’e alışması zaman alıyor. Hatta yer yer onu edepsizlikle bile yargılamak mümkün olabiliyor.
Ne zaman ki Lucy bize içini döküyor işte o noktada artık okuyucu, karakterle bütünleşiyor. O bütünleşmeden sonra aslında Lucy’nin arka planında çalışma izni, emek sömürüsü, görünmez işçilik gibi konularında çatışması ortaya çıkıyor.
Hem kadın hem de göçmen olarak çifte dezavantaj durumunu kısa ama derin bir anlatıda okumak isteyenler için bir solukta okunacak ancak sonrasında hemen soluklanmanıza izin vermeyecek kadar düşündürmeyi başarabilmiş bir kitap.
Gerek diliyle ve gerekse aslında fazlasıyla evrensel bir konu olan anne kız ilişkisiyle okuyana kendi hayatından benzerlikler bulduran derinlemesine düşündüren ve hep o ikilemleri güzel yansıtabilen bir kitaptı. Keyifle ve çabucak okudum. Yazarın benzer temada başka kitapları da var sanırım ve o kitaplara karşı da içimde bir merak oluştu.Özellikle kadınların kendinden çok şey bulacağını düşünüyorum.
Kitabı okumaya başladığımda "bu ne saçmalıyor" dediğim çok yerler oldu. Fazla gereksiz özel alana değindiği yerler vardı ki okumaya değer değil, okumasanız da olur diyebilirdim.
"Sevgisizlik insana her şeyi yaptırır" cümlesini sonuna gelince anladım.
"Yirmi yıllık hayatımın on yılını biten bir aşkın yasını tutmakla geçirmiştim" dediği aşk; annesi ile arasındaki sevgi.
Lucy, kitabını çok beğendim. Jamaıca kıncaıd bu eserinde de kendi yaşamından beslenerek yazmıştır. Ben yazarla "Annemin otobiyografisi" adlı eseriyle tanıştım ve o eserini de çok beğendim. Okudum iki eserinde de kadın olmak ve erkek olmak nedir? Dünyaya erkek olarak ve kadın olarak gelmek ne demektir çok iyi açıklamıştır. Jamaıca Kıncaıd eserlerinde kendi geçmişinden ve güncel tecrübelerinden fazlasıyla beslenerek kolonyalizm, emperyalizm, ırçılık,aile, ergenlik, ve cinsellik gibi temaları ela almıştır.
Jamaika Kincaid, bir Antiguan kökenli Amerikalı romancı, denemeci, bahçıvan ve bahçecilik yazarıdır. St John's, Antigua'da Elaine Cynthia Potter Richardson ismiyle doğdu. 1973'te Jamaica Kincaid adını aldı.
Çağdaş edebiyatta önemli bir ses olan Jamaika Kincaid kısa kurgu çalışmaları, romanları ve sömürgecilik karşıtı temalar ile anne ve kız arasındaki ilişkiyi araştıran eserleri nedeniyle övgüyle karşılandı.