İlk sayfasından itibaren beni içine çeken, tuhaf bir sessizliğin ve içsel çürümenin romanı gibi hissettim. Kısa bir kitap olmasına rağmen, sayfalar ilerledikçe insanın içini sıkan, rahatsız eden bir derinliği var. Hikâye Kolombiya’da bir kilisede geçiyor; her gün yoksullara öğle yemeği dağıtan bu yer, dışarıdan bakıldığında yardım ve merhamet dolu bir mekân gibi görünse de, aslında içinde çok daha karanlık, bastırılmış duygular taşıyor. Ana karakter Tancredo, kambur bir genç. Kilisede çalışıyor, emir alıyor, hizmet ediyor, ama iç dünyasında hem kendini hem de etrafındaki herkesi sorguluyor. Tancredo’nun bakışından anlatılan bu hikâye, bana insanın hem iyi hem kötü yanlarını aynı anda taşıyabileceğini tekrar hatırlattı.
Rosero’nun dili sade ama sarsıcı. Betimlemelerinde şiirsellik var, ama bu şiirsellik asla süs değil; tam tersine, duygunun ağırlığını hissettirmek için kullanılmış. Kilisenin o kasvetli havası, yemek kazanlarının buharı, aç insanların sabırsızlığı, Tancredo’nun kambur sırtındaki yükle birleşince ortaya çok çarpıcı bir atmosfer çıkıyor. Kitap boyunca “kutsal” ile “günlük”, “iyilik” ile “bencillik”, “yardım” ile “gösteriş” arasındaki sınırların ne kadar bulanık olduğunu görüyorsun. Sanki yazar, hepimize sessizce şunu söylüyor: yardım etmek, her zaman masum bir eylem değildir; bazen kendini temize çıkarma çabasıdır.
Benim için Öğle Yemekleri esas olarak insanın içindeki ikiyüzlülükle ilgili bir roman. Bir yandan dine, merhamete ve iyiliğe inanmak istiyorsun; diğer yandan herkesin içinde bir çıkar, bir bencillik, bir yorgunluk hissediyorsun. Tancredo, kambur sırtında bu çelişkiyi taşıyor sanki. Kitabı okurken bazı bölümlerde nefesim daraldı, çünkü Rosero insanı tam kalbinden yakalıyor: “Ben de Tancredo gibiyim, iyi olmaya çalışırken içimde karanlık