16.yy... Fransa yanıyor... Katoliklerle Protestanlar arasındaki savaş haddini aşarak bütün Fransa'yı, özellikle Paris'i esir almış durumda... Sokaklar öyle bir durumda ki birini gösterip ''işte bir prostestan'' diye bağırsanız, o kişi katoliklerin ölümcül saldırılarına maruz kalıyor.
Böyle bir atmosferin merkezinde elbette 'güç' var. Ve olmazsa olmazımız, 'krala sadakat' bahanesi altındaki bencillikten doğan çıkar ilişkileri.
Şimdi bu atmosfere kral, kraliçe, kral adayı, kont, mareşal, aşık, dost unvanlarına uygun bir sürü karakterin dahil olduğunu düşünün. Ve bunların dışında bir unvanımız daha var ki, bu kusursuz maceranın en önemli sahnelerinde boy gösteriyor, Şövalye...
Şövalye dendiği zaman aklıma gelen ilk isim elbette Dumas'nın d'Artagnan'ı. Üç Silahşor romanı zihnimin en güzel odalarından birinde senelerdir yaşıyor. Şimdi ise zihnimdeki o odanın yanına başka bir roman daha taşındı: Pardayanlar...
Ve bu iki roman daha şimdiden öyle iyi arkadaş oldular ki, aralarındaki uyum muazzam.
Pardayanlar'ı okurken sık sık Dumas'yı andım ve yaptığım araştırmalardan sonra Pardayanlar'ın yazarı Michel Zevaco'nun ciddi bir Alexandre Dumas hayranı olduğunu öğrendim.
Kitaptaki karakterlerin işlenişinden biraz bahsedecek olursak; Zevaco, gerçekten her karakteri detaylıca veriyor bize. Yoldan geçen bir karaktere, sakın yoldan geçen herhangi bir kişi olarak bakmayın. Zira sayfalar sonra o karakter bambaşka bir olayın kilit ismi olabilir. Genç şövalyemiz Jean Pardaillan ve babası Honore Pardaillan’ın aralarındaki uyuma bayıldım. Düşünce olarak sık sık çatışsalar, hatta farklı kişilerin yanında olsalar bile, birbirlerine olan bağlılıkları, son ana kadar el ele yürek yüreğe savaşmaları çok etkileyiciydi. Genç şövalyemizin ruhunda aşk ve iyilik gibi iki baskın duygu varken; baba