Susanna Tamaro çok ince ruhlu, hümanist ve naif bir kadın. Bu sözleri kendisini görmeden yazıyorum. Yazabiliyorum çünkü görmesemde okuduğum kitaplarından bunu sezinleyebiliyorum.
Gerçek hayatımda bi dostum, bi arkadaşım olmasını çok arzu ederdim.
Kitaplar böyle bişey işte. Hiç tanımadığın, bilmediğin memleketler, insanlar ve yazarlar hakkında fikir sahibi oluyorsun. Bazen o yazarlara hayranlık duyabiliyorsun, tıpkı benim Tamaro'ya duyduğum gibi.
Bu kitabı, öylesine, dinlemeden, ona kulak vermeden, kitapla samimiyet kurmadan, onunla arkadaş olmadan, sadece kelimeleri okuyanlara karşı kitap anlamsız gelebilir. Ama değer verip, hissederek okuduğun zaman her cümlesinden derin anlamlar, hayatımıza yönelik dersler çıkartabilmek mümkün.
Susanna Tamaro'nun tarzı okunmak değil anlaşılmak! O anlaşılmayı istiyor.
Anlayanlar için o kadar güzel dersler veriyor ki hayatı, dünyayı, geçmişi sürekli sorgular halde buluyorsun kendini. Bu kitap sabırla ve yavaş yavaş, sindirerek okunmalı.
Kitabı zaman ayırabileceğin zaman okumalısın. Şahsen ben ilk okumaya başladığımda anlattıkları bana çok uzak gelmişti ve bırakmıştım. Uzun bir zaman sonra tekrar elime aldım kitabı ve okumaya başladım. Bu sefer anladım. Hem de çok iyi anladım. İyi ki tekrar başlamışım.
Yazar kitapta üç uzun öyküden bahsediyor. Öykülerinde sevgi yoksunluğunda kötü kararlar veren adamların hayata bakışlarını sorguluyor sevgisizliğin nelere bedel olabileceğini bizlere anlatıyor.
Aslında kitap; yazarın hayatı, kandırmacaları, zalimleri, hristiyanlığı, pişmanlıklarını, kırgınlıklarını, yitirdiklerini sorgulaması ve bunlara bir nevi cevap araması kendi iç dünyasında. O yüzden üçüncü anlatıcı olarak öykülerinden bahsederken "yanıtla beni" diye sorular soruyor.
Susanna Tamaro'yu modern zaman filozofu olarak