Giriş Yap

Yunanlılar Mitlerine İnanmışlar Mıydı?

Örneğin, Yunan efsanesi felsefenin başlangıcını şöyle yorumlayacaktır. İlk kez Thales bulmuştur her şeyin anahtarını: "Her şey sudur." Acaba Thales dünyanın tekliğini açıkça ifade ediyor muydu? Sonu monizme, Varlık sorununa ve doğanın tekliği sorununa çıkması olası bir yolda mıydı? Aslında, efsaneye bakılırsa, bu tez ne metafizik ne de antolojikti, daha çok alegorik... ve kimyasal bir tezdi: Her şey sudan oluşmuştu, tıpkı bizim için deniz suyunun klor ve sodyumdan oluşmuş olması gibi... ve her şey sudan oluştuğu için, her şey geçip gider, ilerler, değişir, kaybolurdu. Tuhaf bir kimya: Bu kimya farklı bileşiklerin basit bir tek cisimden oluştuğunu nasıl ileri sürer? Bunu ileri sürmüyor; hem bu bir açıklama değil, bir anahtardır ve bir anahtarın da basit olması gerekir. Peki bu bir monizm mi? Değil: Bilmecenin "çözümünden" monizm nedeniyle tekil olarak söz etmiyoruz. Kaldı ki, anahtar bir açıklama değildir. Açıklama bir olayı açıklığa kavuştururken, anahtar sırrı unutturur, gölgede bırakır, onun yerini alır, tıpkı duru bir cümlenin, ilk yapılan karışık ve az anlaşılır açıklamayı gölgede bırakması gibi. Thales, öyle Yunan felsefe geleneğinin gözünde canlandırdığı gibi, dünyayı kendi çeşitliliği içerisinde açıklamaz: Bu konuda, hemen unutuluveren bilmecemsi bir karışıklığın yerini alan hakiki anlamı, yani "su"yu gösterir. Çünkü, bilmecenin yalnızca çözüme götürmeye yarayan metni unutulur.
Reklam
Derede küçük dalgaların ortasında yüzen çocuk şöyle diyordu: "Dere kaşlarını çatıyor"; böyle bir ifade ciddiye alınsaydı mit olurdu; fakat, çocuk bunu söylerken aynı zamanda derenin su olduğunu ve buradan su içilebileceğini vs. biliyordu. Aynı biçimde, ilkel bir insan doğanın her yerinde ruhlar görebilir, yatıştırmak ya da yüceltmek istediği, hisseden ve hareket eden bir gücü bir ağacın içine yerleştirebilir; bununla birlikte, aynı insan bir başka seferinde, yakacak veya yapı malzemesi çıkarmak için bu ağacı kesmekten de geri durmaz."
Ne yapmalı bu saçma şeyler yığını karşısında? Bütün bunların nasıl olur da bir anlamı, bir motivasyonu, bir işlevi ya da en azından bir yapısı olmaz? Efsanelerin otantik bir içeriğe sahip olup olmadıklarını öğrenmeye yönelik soru hiçbir zaman kesin ifadelerle sorulmaz: Minos'un yaşayıp yaşamadığını bilmek için ilk önce mitlerin yalnızca boş masallar ya da tarihin değiştirilmiş biçimi olup olmadıkianna karar vermek gerekir; hiçbir olgucu eleştirmen efsaneleştirmenin (fabulation) ve doğaüstünün (surnaturel) üstesinden gelemez. O halde, efsanelere inanmaktan nasıl geri durulabilir? Atina demokrasisinin kurucusu Theseus'a, Roma'nın kurucusu Romulus'a ve Roma tarihinin ilk yüzyıllarının tarihsel gerçekliğine inanmaktan, Frank hükümdarlığının kökenlerinin Troya'dan geldiğine inanmaktan nasıl vazgeçildi?
1 yorumun tümünü gör
Mitin logos ile düzeltilmesi, başlangıcından Voltaire'e ve Renan'a kadar süren ve Yunan dehasının ününü yaratan akıl ile batıl inanç arasındaki bitmez tükenmez kavganın bir parçası değildir; Nestle'in aksini düşünmesine karşın, mit ve logos yanlış ile doğru gibi birbirleriyle çatışmazlar. Mit ciddi bir tartışma konusuydu ve Yunanlılar Sofistler'in aydınlanması (Aufklarung) olduğu söylenen hareketlerinden altı yüzyıl sonra bile henüz bu konuyu bir çözüme bağlayamamışlardı. Mitin logos ile düzeltilmesi aklın bir zaferi olmak şöyle dursun, saçmalığıyla şaşkınlık veren eski bir programdır: Yunanlılar Theseus'u, Minotauros'u, Minos diye birisinin varlığını ve aynı biçimde geleneğin bu efsanevi Minos'a atfettiği akıl almaz özellikleri bir çırpı da efsaneden söküp atmak yerine, neden iyiyi kötüden ayırmaya çalışarak boşu boşuna kendilerini sıkıntıya soktular? Mit karşısında gösterilen bu tutumun tam iki bin yıl sürdüğü öğrenilince sorunun büyüklüğü anlaşılacaktır; Hıristiyanlık dininin hakikatleriyle geçmişin gerçekliklerinin birbirini desteklediği Evrensel Tarih Üzerine Söylev (Discours sur l'histoire universel) adlı tarih kitabında Bossuet, dünyanın yaradılışından başlayan dinsel zamandiziniyle uyumlulatırdığı mitik zamandizini kendince yeniden ele alır ve böylece her ikisinin yer aldığı döneme, " Abimelek'in hemen ardından" "Amphitryon'un oğlu Herakles'in efsanevi dövüşlerini" ve "luppiter'in oğlu Sarpedon"un ölümünü yerleştirir. Bunu yazdığı sırada Meaux piskoposunun kafasında ne vardı? Çoğunlukla politikada ve psikanaliz konusunda yaptığımız gibi birbirini tutmayan şeylere aynı anda inandığımız zaman bizim kafamızda ne vardır?
1 yorumun tümünü gör
Reklam
İnsan bir şeye nasıl yarı yarıya inanır? Ya da çelişkili şeylere? Çocuklar hem Noel Baba'nın kendilerine bacadan oyuncak attığına inanırlar hem de oyuncakların oraya anne ve babaları tarafından bırakıldığına; o halde çocuklar gerçekten Noel Baba' ya inanırlar mı? Evet, Darzelerin inancı da en az bunun kadar muğlaktır; Dan Sperber şöyle der: "Leopar, Etiyopyalıların gözünde, Etiyopya'da dinin temel ölçütü olan Kıpti kilisesi kurallarına itaat eden Hıristiyan bir hayvandır; bununla birlikte hayvanlarını koruma konusunda bir Dorze oruç günleri olan Çarşamba ve Cumaları haftanın diğer günlerinden daha az kaygılı değildir; o, hem leoparların oruç tuttuklarını hem de her gün avlarını yediklerini hakikat olarak kabul eder; leoparların her gün tehlikeli olduklarını deneyimiyle bilir, gelenek ise Hıristiyan oldukları konusunda ona güvence verir". Ben, Yunanların kendi mitlerine olan inançları konusunda, söylentilere inanmak, deneyimlerle inanmak gibi birçok inanç biçimini incelemeyi düşünmüştüm. İki kez gözden geçirdiğim bu inceleme beni biraz daha uzağa götürdü. İnançlardan söz etmek gibi hakikatlerden de söz açmak zorunda olduğumuzu ve bu hakikatlerin kendilerinin birer tasavvur olduğunu kabul etmek gerekti. Biz aslında olaylar hakkında yanlış bir yargıya varmıyoruz: Yüzyıllar boyunca tuhaf bir biçimde oluşan şey olayların kendi hakikatleridir. En yalın gerçekçi deneyim olmak bir yana, hakikat her şeyin tarihe en uygun alanıdır. Şairlerin veya tarihçilerin, tek tek kralının adıyla ve soyağacıyla krallık hanedanları uydurduğu bir dönem oldu; bu insanlar sahteci değildiler, kötü niyetli de: Onlar hakikatlere ulaşmak için o zaman normal olan yöntemi izliyorlardı. Bu düşünceyi sonuna kadar izleyelim, göreceğiz ki kitabı kapattığımızda biz de onlar gibi kurmaca dediğimiz şeyi hakikat olarak kabul ediyoruz: Ilyada veya Alice, Fustel de Coulanges'dan ne daha fazla ne de daha az hakikidir. Bu yüzden geçmişin ürünlerinin tamamını ilginç düşler olarak kabul edip, çok kısa bir süre için de olsa "bilimin son durumunu" hakikat olarak kabul edemeyiz. Kültür budur. Niyetim, tasavvurun gelecekteki hakikatleri önceden haber vereceğini ve onun iktidarda olması gerektiğini söylemek değil, bu hakikatierin önceden beri tasavvur olduğunu ve tasavvurun da oldum olası iktidarda bulunduğunu söylemektir; evet, söz sahibi olan odur, ne gerçeklik, ne akıl ne de hiçlikle ilgili uzun çalışma. Görülen o ki, bu imgelem psikolojik ve tarihsel bakımdan bu ad altında bilinen bir yeti değildir; o, içinde kapalı bulunduğumuz kavanozun boyutlarını düşsel olarak ya da dahice genişletmez; tersine içine kalın duvarlar örer ve bu kavanozun dışında gelecekteki hakikatler de dahil hiçbir şey bulunmaz: Yani, insanlar sözü bu hakikatiere veremezler. Bu kavanozların içinde dinler veya edebiyatlar, siyasetler, tutum ve davranışlar, bilimler, hepsi birbirleriyle uyum gösterir. Tasavvur bir yetidir, fakat sözcüğün Kantçı anlamıyla söylersek, aşkındır (transcendantal); dünyamızın tohumu ya da esinleyicisi olmak yerine, bu dünyayı kurar. Ancak, tamamen Kantçı felsefenin sorumlu olduğu küçümserneyi ortadan kaldıracak bir şey var ki, o da bu aşkınlığın tarihsel oluşudur, zira kültürler birbirlerini izler, ancak birbirlerine benzemezler. İnsanlar hakikati kucaklannda bulmaz: Tarihlerini yaptıkları gibi, onu da kendileri yapar ve kültürler onlara bu aşkınlığı sunar.
Reklam
2
12
117 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.47