“Uzundu surları arasında geçirdiğim çile günleri, uzundu yapayalnız geceler; kim çile ve yalnızlığını geride bırakabilir ki içi sızlanmadan? Ruhumun çok fazla parçasını saçtım bu sokaklara ve çokça kalabalıktır özlemimin şu tepelerde çırılçıplak gezinen çocukları; onlardan vazgeçemem sorumluluk hissetmeden ve içim sızlanmadan. Bugün çıkarıp attığım sırtımdan, bir giysi değil, kendi ellerimle parçaladığım ten. Ardımda bıraktığım, bir düşünce de değil, açlık ve susuzluğun tatlandırdığı bir yürek. Ancak daha fazla oyalanamam. Bütün varlıkları kendisine çağıran deniz çağırıyor beni, yola koyulmalıyım. Çünkü kalmak, gecede yanıp tükenirken saatler, donmak ve billurlaşmak, bir kalıbın içine hapsolmak demek. Keşke alabilseydim buradaki her şeyi yanıma.”
“Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.”
“Mektubun beni bir hayli memnun etti. Bununla beraber daha çoğu hayal gibi göründü. Öyle ümitler ki imkan olarak hiçbir esasa dayanmıyor. Bugüne kadar beni üzen şey, kendi ümitlerimin de o cinsten ümitler oluşuydu. Aynı şeyleri ben de sana söylesem sen de aynı hisleri duyacaksın. Bu konuşmalar biraz da komünist şairlerin şiirlerine benziyor. Hep “güzel günler göreceğiz” diyorlar. İyi ama nasıl göreceğiz? Öyle değil mi? Bize de Mareşal gibi bir adam lazım. “Sabredin, büyün istekleriniz olacaktır” desin. İnanalım, sabredelim. Hasılı ben senin Paris’e gideceğin haberinden saadet duyamıyorum. Sen İstanbul’a gelemezsen ben Paris’e nasıl gelebilirim? Neyse, yine nevmid olmayalım. İnşallah görürüz birbirimizi.”