Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Düşüncelerimizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece! Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken,
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
“Topkapı Sarayı’nın koridorlarında sadece padişahlar değil, gölgeler de hüküm sürerdi. Ve bazen en çok bilen, en sessiz olan olurdu...”
Görkemli Osmanlı sarayının acı dolu koridorlarının sessiz duvarları dile gelseydi, muhtemelen karşımıza tam da böyle bir kitap çıkardı. Engereğin Gözü’nü tamamen tarih kitabı olarak tanımlamak doğru olmaz; Zülfü Livaneli, tarihi sadece güçlü bir arka plan olarak kullanmış.
Kitaptaki karakterlerin isimlerini vermemesi ise fikrimce bilinçli bir tercih. Böylece bizi belli kişilerden çok onların iç dünyalarına, ruhsal halleri ve karakter özelliklerine odaklanmaya davet ediyor. Bu sayede her karakter salt bir figür olmaktan çıkıp evrensel insan duygularını, iktidar oyunlarını, hırsı ve çaresizliği temsil eden birer simgeye dönüşüyor.
Livaneli, sarayın ihtişamlı görüntüsünün ardındaki karanlık ilişkileri, entrikaları ve sessiz mücadeleleri gözler önüne sererken; hadım bir ağanın gözünden anlatılan bu hikâye, cinsiyet, güç ve aidiyet kavramlarını da ustalıkla sorgulatıyor.
Okurken sadece Osmanlı tarihine değil, insanın iç dünyasındaki karmaşaya, hırs ve yalnızlığa, sessizliğin altında gizlenen büyük hesaplaşmalara tanık oluyorsunuz.
Zülfü Livaneli, benim en sevdiğim yazarlar arasında. Dili, anlatımı, konu seçimleriyle kusursuz eserler koyuyor ortaya. Engereğin Gözü ise onun en güçlü eserlerinden biri olarak birçok ödüle layık görüldü ve uzun süre edebiyat dünyasında konuşuldu.
Tavsiyemdir, okuyun.
Engereğin GözüZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 201924,7bin okunma
Bak güzelim, ne olursun aldırma ona. Bir erkek, karşına kurulmuş, sanki sen onun kaburga kemiği bile etmezmişsin gibi bir tavırla, senin hakkında, geçmişin, geleceğin, ne olduğun, ne olamayacağın hakkında ahkâm kesmeye kalkışınca onu sakın dinleme. Sana kalçalarının fazla yağlı, göğüslerinin sarkık, gözlerinin daima uykulu olduğunu, kafanın pek hızlı işlemediğini söylüyorsa, edebiyat zevkini bayağı bulup, lisanüstü çalışmana ya da acemiliklerle dolu ilk şiirlerine, bestelerine bıyık altından gülüyorsa anında bırak onu. Hele hele, bir de tutmuş senin asla mutlu olamayacağını ileri sürüyorsa, haddini bilmez bir alçaktır, burnunun üzerine bir yumruk hak etmiştir.
Sayfa 25 - 8. basım eylül 2014 everest yayınları·Kitabı okudu
Hayatımın bütün mutluluk kaynakları, aşk, sanat, müzik, şiir, dağlar, ne varsa hepsi
birden, ölümün darbeleriyle, bir daha toparlanmamak üzere parçalanıyordu.