Uykusuz geçen gecelerimin, darmadağın günlerimin katili sendin… Her defasında gözlerime dokunan o yanık hasretinle kalbimi yangın yerine çevirdin. Oysa ben, Mezopotamya’nın toprak kokan sabahlarında, ilk doğan güneşin kızıllığında senin gözlerini görmüştüm. Ne Fırat’ın serinliği ne Dicle’nin akışı, hiçbir şey senin bakışlarının yükünü taşıyamadı. Sen benim için bir efsanenin yarası, bir medeniyetin ilk duası, bin yıllık taşlara sinmiş bir sır oldun. Şimdi bil ki; ben seni sevdikçe zamanla kavga ettim, uykusuzluğun esiri oldum, ama yine de o gözlerdeki güneşi unutamadım. Çünkü sen, tarihin derinliğinde yankılanan bir ses, Mezopotamya’nın ilk ışığında doğan bir umuttun; ben ise o umudu kaybeden, ama her nefeste yeniden arayan bir yaralıydım.