Rezan Farqîn

Rezan Farqîn
@kitapsizadam
Yasaklanmış bir ülkedir gözlerin, Geçit vermez yerleşik sevdalara
Dicle sustu hasretinden, taşlar bile adını fısıldamayı bıraktı artık. Bir şehir değil yalnızca; umut da sürgüne gönderildi sensiz. Demirtaş’ın yokluğu, sabaha varmayan uzun bir gece gibi çöktü memlekete. Her gülüşünde barış saklıydı, şimdi sokaklar suskun ve yorgun. Dicle’nin suyunda bile eksik bir ses dolaşıyor; sanki bir türkü yarım kalmış gibi. Hasret bazen bir insan değildir; bir halkın susturulan nefesi olur. Sen gidince sadece kapılar kapanmadı, cümleler de boynunu büktü. Demirtaş’a duyulan özlem, annelerin gözlerinde biriken sessiz dua gibidir. Dağlar hâlâ yerinde ama umut biraz eksik artık. Bir gün yeniden konuşursa Dicle, bilin ki içinde özgürlüğün sesi yankılanacaktır.
Sayfa 2121 - rezan yayınevi·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅

Rezan Farqîn

, bir kitabı okumaya başladı
Mehmed Uzun
9.4/10 · 2.249 okunma
Biz barışı bir lüks değil, mecburiyet olarak gördük. Çünkü savaşın kazananı olmadığını en iyi mezarlıklar bilir. Bir ülke düşünün; türküsü yasak, gülüşü şüpheli, hayali kelepçeli çocuklarla büyüyor. Ve sonra o çocuklardan sessizlik bekleniyor. Oysa insan bazen sadece yaşamak ister; Bir dağın eteğinde korkmadan sevmek, Kendi dilinde bir şarkı söylemek, Gece kapısı çalınmadan uyumak ister. Bu topraklar çok acı gördü. Ama acının içinden hâlâ umut çıkaran insanlar var. Çünkü zulüm ne kadar büyürse büyüsün, Bir halkın hafızasından daha büyük değildir. Biz kin değil adalet istiyoruz. İntikam değil eşitlik istiyoruz. Çünkü gerçek zafer, Bir annenin daha ağlamadığı gün başlayacak. Ve gün gelecek; Korkunun yerine özgürlük konuşacak, Suskunluğun yerine şarkılar yükselecek. O zaman herkes anlayacak: Bir halkı susturmak, Onun hakikatini yok etmeye yetmez.”
Sayfa 21 - rezan yayınevi·Kitabı okudu
Bizim kaderimizde mutlu son diye birşey yoktur.
Bizim kaderimizde mutlu son diye bir şey yoktur Biz masallara inanmayı Henüz çocukken bıraktık… Bir elimizde taş vardı Diğerinde yarım kalmış oyuncaklar Sokaklarımız siren sesleriyle büyüdü Geceyi ninni diye dinledik Ve annelerimizin gözlerinde Hep aynı korku vardı… “Bugün de sağ salim dönsün…” Biz aşkı bile Barut kokan sokak aralarında öğrendik Bir kızın gözlerine bakarken bile Arkamızdan gelecek zırhlıyı düşündük Çünkü bu şehirde sevmek bile Bir çeşit direnişti… Sur’un taş duvarlarına yaslandı gençliğimiz Adımızı değil Kaybettiklerimizi yazdık duvarlara Her harf biraz öfke Her cümle biraz yas taşıdı Ve bizi kimse anlamadı… Televizyonlarda başka çocuklar vardı Bisiklete binen
Sende haklısın… Kimse ölmüş bir çiçeği penceresine koymaz. Çünkü insanlar artık solanı değil, yalnızca parlayanı seviyor. Ama bizim hikâyemiz başka… Biz, kuruyan bir yaprağın bile hangi rüzgârda koptuğunu hatırlayanlardanız. Bir halk düşün; acılarını saksılarda büyütmüş, umutlarını beton duvar diplerinde sulamış. Ve şimdi biri çıkıp diyor ki: “Bu çiçek öldü.” Hayır. O çiçek ölmedi. Sadece uzun zamandır güneş görmüyor. Bir memleket düşün; pencerelerinde korkular asılı, sokaklarında susturulmuş şarkılar dolaşıyor. Çocuklar büyüyor ama çocuk kalamıyor. Anneler her sabah aynı habere uyanmaktan yorulmuş. Sonra birileri hâlâ soruyor: “Neden soldu bu çiçek?” Çünkü barışın üstüne beton döktüler. Çünkü umut edenleri yargıladılar.