Son yazımda Osmanlı'dan miras kalmış kültürün modem çağda "popülizm" dediğimiz ideoloji ve örgütlenmeye nasıl yardımcı olduğunu tartışıyordum. "lntisab" kelimesi ve kavramı üstünde durmuştum. Bir yere "mensub" olmanın bu biçiminde o yerin "efendisi" sayılan kişiye (bu "şeyh" yada "usta" ya da herhangi bir "bey" olabilir) kişisel sadakat birinci derecede belirleyicidir. Bir "bey"in "kapı"sına intisab etmeyi İnşaat Mühendisleri Odası'na ya da Fenerbahçe Kulubü'ne ya da Serinofiller Demeği'ne üye olmaktan ayıran başlıca ölçüt budur.
Seçkin karşıtı olmanın yanı sıra popülistler her zaman çoğulculuk karşıtıdır. Popülistler sadece ve sadece kendilerinin halkı temsil ettiğini iddia eder. Mesela bir parti kongresinde muhaliflere meydan okurken "Biz halkız. Siz kimsiniz?" diye açıklama yapan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı düşünün. Erdoğan, elbette muhaliflerinin de Türkiyeli olduğunu bilmektedir. Diğerlerini dışlayan temsil iddiası ampirik bir iddia değildir, açıkça ahlaki bir iddiadır. İktidar için mücadele ederken popülistler siyasi rakiplerini ahlaksız ve yozlaşmış elitler olarak tasvir ederler; iktidara sahip iken ise hiçbir muhalefet onların gözünde meşru değildir.
Neyin kendisi için iyi olduğuna dair sağlam bir hükme varmaktan aciz olan halk, pohpohlandığı zaman ayrım gözetmeden kendisine en zıt fikirleri bile alkışlamaktan çekinmez: Ona göre düşüncenin yasaları olanaklı her şeydir. Eskiden halk hekimle büyücüyü birbirinden ayıramazdı, bugün de bilgin ile safsatacıyı ayırmayı beceremiyor. “Her haberi düşünmeden benimseyenler, derleyip toplayanlar, her söylentiyi hak belleyenler, bir yenilik rüzgarı ya da çanıyla, havuzun sesine üşüşen sinekler gibi bir arada toplanıverirler.