Ben bir insanım. Toprağına kurban olduğum canım ülkemde yeryüzü sofrasının bir misafiri kadar yer almak ve en fazla o nispette yaşamak istiyorum. Kederle harmanlanmış bu topraklara dair bitmeyen bir umudum var ve bitmesin istiyorum. İçinden sadece adalet, vicdan ve iyilik geçen kelimeler duymak istiyorum. Doğan her güne, peşin hükümlerden azade uyanmak, onurlu ve haysiyetli yolculuklara korkmadan çıkan yolculardan biri olmak istiyorum.
Elbette herkesin kabul ettiği gerçekler, ortak doğrular vardır. Ama herkesin bir de kendi görüşü, düşüncesi, tecrübesi vardır. İşte bu görüşler, o kişinin ölümüyle yok olup giderler. Bir insan, dünya güçlerinin vuruşmasından, ölümle kalım arasındaki birçok halkalardan geçmişse, bu kargaşada yüz defa ölebilecek iken hala hayatta kalmışsa, çok görmüş, çok öğrenmiş olur. Neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamış olur.
Herkesin birbiriyle standart dizi replikleriyle konuştuğu bir ülkede, gençlere farklı düşünebilmenin
yollarını öğretmek...
Avustralya’nın böyle bir derdi var mı? Yok, baksana adamın okuduğu kitapta öğretilen slogana:
“Yüreğinin götürdüğü yere git...”
Senin en çok gördüğün slogan:
“Nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak!”
Şimdi ikimizin bir fotoğrafı olmalıydı, ama öyle duvara asmalık değil... Cüzdanda taşımalık da değil... Telefonda saklamalık hiç değil... İstiyorum ki kitap arasında unutmalık bir fotoğrafımız olsun... Bundan üç yüzyıl sonra, birisi o fotoğrafı bulsun ve desin ki: “Bir adam, bir kadına nasıl bu kadar güzel bakar?”
Öylesine iyi davrandın ki, hakkım varmış gibi sokuldum sana, yüzüne ellerine sürdüm. Mutluydum, her şeyden kopmuştum artık, böbürleniyordum da, kendimi güçlü duyuyordum, evimde gezer gibiydim.
Sayfa 196 - Venedik Yayınları, Milena, Franz Kafka