Ben galiba kazandım ( koşucuyum )
Mesela çok uzun yıllar sonra ilk defa kendimi sevgilisiz ve işsiz buldum ama bu, hayatımı en temel yerlerden sarsarken tuhaf bir şekilde ‘beni’ korktuğum kadar sarsmadı. ‘Bu ve başkaca kayıpları çok kolay yaşadım ve hiç zorlanmadım’ dediğim sanılmasın, aksine zorlandım, hatta bir süre çakıldım. Ama işin iyi —ya da bazı açılardan yine korkutucu yanı, düştüğüm tavşan deliğinde kendimle tekrar karşılaştım, düşüncelerimde kayboldum. Sonra, sen bulursun bir yol dedim kendime ve bu kez buna inanabildim. Onca zaman cevabını aradığım ‘ben düşersem beni kim kaldıracak?’ sorusunun cevabı böylece kendiliğinden belirdi önümde: Kendim kaldıracaktım ama bunu da ne zaman, nasıl yapabilirsem öyle yapacaktım, sevdiklerime ve bana güç veren şeylere sığınarak, kendimi kalkmaya, koşmaya zorlamadan. Evet, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi güçlendirmek için kendimize zaman ve alan tanımak yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri belki. Hayatı acele etmeden, hissederek, geç kalmadan, kaçırmadan ve cesaret ederek yaşamanın mümkünlüğü kendi başına bir umut çünkü. Fakat dünya bize anbean bunun aksini söylediğinde, dayattığında bu umuda nasıl sahip çıkacağız? Kendine ihanet kaçınılmaz mı? Burada yerimizde kalmak için olabildiğince hızlı koşmalıyız. Ve eğer bir yere gitmek istiyorsan, bundan iki kat daha hızlı koşmalısın. diyor Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında kitabında. Çünkü öyle bir dünya ki bu, yapmakta olduğunuz şeyleri sürdürmeniz bile yeterli gelmiyor, hep daha ‘iyi’ olmanız, sadece durduğunuz yerde koşmanız bekleniyor. Bunu söylemek öyle klişeleşti ki içindeki anlam boşaldı artık ama yine de: Bu koşu, kapitalizmin içinde süzüldüğümüz en derin girdabı içinde bir yarışa soktu bizi. Hayatı döngüsellikten, mevsimlerden, akıştan çıkartıp çizgisel, her-şey-her-yerde-aynı-anda modunda,
Substack
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi." Lucretius Carus
Ölüm
Inter se mortales mutua vivunt Et quasi oursores vitae lampada tradunt. İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi. Lucretius Carus ~ Denemeler, Montaigne
Duygu ve Düşünce
Fosyolojik/ Ezgi Akgül
Neredeyse bir aydır ortalıklarda yokum. Bir arkadaşım, "Sıkıntı çıkmasın sonra iş güç açısından," dedi. Hayatımı hiç komple bir kariyer olarak görmediğim için bu meseleye hiç böyle bakmamıştım. Mesele benim için "Bazen durmak istersin ve durursun. Yani, ne var ki bunda?" sıradanlığında aslında. Size "Koş, başar, durma, yorulma!" diyen insanlar olacaktır. İnanmayın onlara. Aynı kişiler bize bu yarışın ne zaman ve nerede biteceğini de söylemeli. Rakibi belli olmayan, bitiş çizgisi asla görünmeyen bu kapitalist çağda birileri, başarının tam olarak ne olduğunu anlatabilmeli. Kaç diploma ve sertifikadan sonra başarılı sayılacağız, bir sayı versinler bize bir zahmet. Kaç ev aldıktan sonra zengin olacağımızı da söylesin aynı kişiler. Arabamız kaç model olursa bizi "olmuşlar" kategorisine alacaklar, net rakamlarla konuşsunlar. Durmamız gereken sınır neresi? İnsanların midesi kaç varil büyüklüğünde olmalı, bize bir cc boyutu versinler ki ona göre azmedelim. Allah aşkına, biri bize konum atsın ulaştıkları o ulvi (!) yerden. Kaybolduk onlara ulaşmaya çabalarken kendi koridorlarımızda. Herkesin birbirini rakip gördüğü şu dünyada, bir yarışın içinde mutlak kaybeden koşucular gibiyiz. Oysa... Müslümanlar için namaz, gün içinde bir durma ve sakinleşme şekliydi. Unuttuk.
Hayata Dair
Sadece gölgelerin yarıştığı bir ay koşusuydu Lacivert ve yıldızlı bir Olympos gecesinin içinden gökyüzüne uzanan bakır bir yol parlıyordu. Bakır yoldan tırmanan koşucular, 🌙 ın etrafında bir tur atıp gecenin içinden yere indiler.