Mesela çok uzun yıllar sonra ilk defa kendimi sevgilisiz ve işsiz buldum ama bu, hayatımı en temel yerlerden sarsarken tuhaf bir şekilde ‘beni’ korktuğum kadar sarsmadı. ‘Bu ve başkaca kayıpları çok kolay yaşadım ve hiç zorlanmadım’ dediğim sanılmasın, aksine zorlandım, hatta bir süre çakıldım. Ama işin iyi —ya da bazı açılardan yine korkutucu yanı, düştüğüm tavşan deliğinde kendimle tekrar karşılaştım, düşüncelerimde kayboldum. Sonra, sen bulursun bir yol dedim kendime ve bu kez buna inanabildim.
Onca zaman cevabını aradığım ‘ben düşersem beni kim kaldıracak?’ sorusunun cevabı böylece kendiliğinden belirdi önümde: Kendim kaldıracaktım ama bunu da ne zaman, nasıl yapabilirsem öyle yapacaktım, sevdiklerime ve bana güç veren şeylere sığınarak, kendimi kalkmaya, koşmaya zorlamadan.
Evet, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi güçlendirmek için kendimize zaman ve alan tanımak yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri belki. Hayatı acele etmeden, hissederek, geç kalmadan, kaçırmadan ve cesaret ederek yaşamanın mümkünlüğü kendi başına bir umut çünkü. Fakat dünya bize anbean bunun aksini söylediğinde, dayattığında bu umuda nasıl sahip çıkacağız? Kendine ihanet kaçınılmaz mı?
Burada yerimizde kalmak için olabildiğince hızlı koşmalıyız. Ve eğer bir yere gitmek istiyorsan, bundan iki kat daha hızlı koşmalısın.
diyor Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında kitabında. Çünkü öyle bir dünya ki bu, yapmakta olduğunuz şeyleri sürdürmeniz bile yeterli gelmiyor, hep daha ‘iyi’ olmanız, sadece durduğunuz yerde koşmanız bekleniyor.
Bunu söylemek öyle klişeleşti ki içindeki anlam boşaldı artık ama yine de: Bu koşu, kapitalizmin içinde süzüldüğümüz en derin girdabı içinde bir yarışa soktu bizi. Hayatı döngüsellikten, mevsimlerden, akıştan çıkartıp çizgisel, her-şey-her-yerde-aynı-anda modunda,