Yazarın kendi sömürge polisliği deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı ilk romanı Burma Günleri (Burmese Days), Britanya İmparatorluğu'nun sömürgeci yapısının hem sömürülenler hem de sömürenler üzerindeki yozlaştırıcı etkisini gözler önüne seriyor.
Hikaye, 1920'lerin Burma'sında (bugünkü Myanmar), yerel halktan tamamen kopuk, kendi kibirli ve ırkçı fanuslarında yaşayan bir grup İngiliz taşra memurunun etrafında şekilleniyor. Başkahraman John Flory, bu yapay topluluğun ikiyüzlülüğünü ve yerel halka uygulanan adaletsizliği içten içe fark eden, ancak sistemin dışına çıkacak cesareti bulamayan trajik bir figür olarak tasvir ediliyor.
Yazar, sadece siyasi bir eleştiri yapmakla kalmıyor; boğucu sıcaklık, alkolizm, yalnızlık ve kültürel yabancılaşma ile kuşatılmış hayatlar üzerinden sömürgeciliğin insani değerleri nasıl çürüttüğünü incelikle işliyor.
Eserin asıl başarısı, sömürgecilik mekanizmasını sadece ekonomik veya askeri bir baskı aracı olarak değil, psikolojik bir hapishane olarak tasvir etmesinde. Yazarın sonraki eserleri Hayvan Çiftliği ve 1984'te zirveye ulaşacak olan "bireyin baskıcı sistemler karşısındaki çaresizliği" teması, ilk kez bu romanda kendini gösteriyor.
Son tahlilde Burma Günleri, emperyalist ideallerin arkasına gizlenmiş ahlaki çöküşü, samimiyetsiz aşk ilişkilerini ve insanın kendi vicdanıyla verdiği savaşı mağlubiyetle belgeleyen, zamansız bir sistem eleştirisidir.