Bazı yerlerde okuması zor bir kitap, kafa karıştırıcı karmaşık ve tam bir klişe! Çok tekrar ve sıradanlık var bir süre sonra kaçıncı sayfadayım ne zaman biticek dedirtiyor.
BeyefendiE. L. James · Doğan Kitap Yayınları · 2020328 okunma
İliklerime kadar karakterlerin birbirlerine olan düşmanlığını hissettiğim bir kitap oldu. Sıfır beklenti ile okumaya başlamıştım ama beklentimin çok üstünde çıktı. Tatmin etmedi diyenler olmuş ama bu konunun ben öznel olduğunu düşünüyorum çünkü beni fazlasıyla tatmin etti. Konusu çok güzel asla sıkmıyor ve nerdeyse her bölüm olaylı geçiyor. Bu sebeple nefesimi tutarak okudum. Lara tam olarak ben ve sanırım bu yüzden kitaba bu kadar çok bağlandım. Daha yazılacak çok şey var da ikinci kitabı okumak istiyorum şuan…
Köprü KrallığıDanielle L. Jensen · Martı Yayınları · 20221,357 okunma
Bu yazarın all saint lisesi sserisini okumuştum ve beni rina kent ya da cora reiley gibi içine çekmemişti. Bu kitap aşırı övülüyorsu dark romance seviyesinde ve hemen okumaya başladım. Su gibi aktı tabi içinde cora reiley inde yaptığı gibi minik hatalar var ilişki ilerlemesinde zaten o olmasa tam puandı benim için. Sonunda yalan yok şaşırdım bratva serisinden sonra bu senenin favorilerinden di. Tiernan gerçekten kendini çok güzel geliştirdi.
Bad BishopL. J. Shen · Bloom Books · 202567 okunma
Fihrist’in Opera klasikleri dizisini okumaya başladım. Açıkçası beklentim yalnızca bir librettodan ibaret bir metin okumaktı. Fakat L’Orfeo, hem operanın doğuşuna hem de müziğin bir hikâyeyi nasıl taşıyabildiğine dair oldukça kapsamlı bir giriş niteliğinde çıktı karşıma.
Claudio Monteverdi’nin 1607 tarihli L’Orfeosu bugün hâlâ sahnelenen en eski operalardan biri olarak kabul ediliyor. Kitap, eserin librettosunu sunmakla yetinmiyor; önsöz, tarihsel arka plan ve değerlendirme yazılarıyla birlikte operanın neden bu kadar önemli olduğunu da anlatıyor. Operaya uzak biri olarak benim için en ilgi çekici taraflardan biri buydu. Çünkü metni okurken yalnızca Orpheus’un hikâyesini değil, aynı zamanda operanın nasıl ortaya çıktığını ve neden bir dönüm noktası sayıldığını da öğreniyorsunuz.
Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orpheus ile Eurydike’nin trajik hikâyesi eserin merkezinde yer alıyor. Sevdiği kadını ölümden geri getirmek isteyen bir adamın yeraltı dünyasına inişini anlatan bu hikâye, aslında aşkın sınırlarını, kaybı ve insanın kader karşısındaki çaresizliğini sorguluyor. Mitolojik bir anlatı olmasına rağmen duygusal tarafı son derece insani. Belki de bu yüzden dört yüz yılı aşkın süredir yaşamaya devam ediyor.
Eser yalnızca müzik açısından değil, edebiyat, mitoloji ve tarih açısından da ele alınıyor. Özellikle Orpheus figürünün antik kaynaklardan nasıl devralındığı ve Monteverdi ile Striggio tarafından nasıl yeniden yorumlandığına dair bölümler, librettoyu daha bilinçli okumayı sağlıyor. Böylece metin yalnızca bir opera metni olmaktan çıkıp kültürel bir yolculuğa dönüşüyor.
Kitabın fiziksel tasarımı da ayrıca dikkat çekici. Kapağın barok estetiği çağrıştıran görselliği, içerikle uyumlu bir atmosfer yaratıyor. İtalyanca metnin Türkçe çeviriyle birlikte sunulması ise hem
Həqiqətin paradoksundan çıxış ederək onun həll yoluna qarşı yaranmış vəziyyətlər silsiləsi. Yazıçı bu kitabında “qəddarlığı” sadist bir hərəkət kimi deyil, reallığın ən çılpaq və dəyişməz forması kimi müəyyən edir. Həyatın ən adi həqiqətləri belə, insanın rahatlıq zonasını pozduğu üçün bu prinsip altında qəbul edilir. İnsanın elə bir zaman dönümü olur ki, bəzən həmin "qəddarlıq" stiuasiyasından kənara çıxmadan həyatın mənasını dərk edir və ondan nəticə çıxarır. Bəzən isə belə bir nəticəni əldə etməyən insanlar vardır.
Bu araşdırmada Clement Rosset, insanların həqiqətə göz yummağını və onunla üzləşməkdənsə, təsəlliverici yalanlara əl atmağı üstün tutduqlarını tənqid edir. Baxın, həmin o "qəddarlıq" stiuasiyasını özünə bəraət qazandıranların paradoksu tam şəkildə elə budur. Kitabın ilk girişində həmin bu mövzuya uyğun belə bir sitat verilmişdir;
"Hakikatin zalimliğini, gerçeğin pürüzlerini gidermeyi amaçlayan her şeyin kaçınılmaz sonu; nedenlerin en muhteremi olarak girişimlerin en dâhiyane olanının saygınlığını yitirmesidir." səh.7
Bu fəlsəfi kitabı mən, Sigmund Freud-in Uygarlığın Huzursuzluğu əsərinə çox bənzətdim. Orada isə əksinə olaraq, ümitsizliyin paradoksu öz əksini tapır. Bir çox filozoflardan sitatlar gətirilən bu kitabda ən çox Paul Valery -nin sitatını bəyəndim, deyir ki;
"Ruhumdan bir idol yarattığımı itiraf ediyorum, lâkin başka bir idole hiç rastlamadım.” səh.40
Qısa amma dərin fəlsəfi mahiyyətini qoruyan bir kitabdır. Oxumanızı tövsiyyə edirəm.
Koku alamıyordu, boğuluyordu ve hiçbirşey duyamıyordu. Merak çok geçmeden Damon'ın başına bir sürü iş açmıştı. Artık ne o 250 kilovatlık gülüşünü yapabiliyor ne de köpek dişlerini hissedebiliyordu. Damon insan olmuştu.
Tekrar karanlık boyuta gitmek ve vampir olmak bir yıldız topu kullandı ve bir kapı açtı. Bonnie de istemeden de olsa artık o boyuttaydı.
Kasaba her geçen gün daha da yok oluyordu. Orası artık fells church değildi. Kadim bir kötülük tanrısının meskeni haline gelmiş iğrenç bir kasabaydı. Saito ailesi tesirli tılsımlarla her ne kadar kasabayı korumaya çalışsa da ellerinden başka birşey gelmiyordu. İkiz tilki ruhlardan misao artık yoktu neredeyse ölmüştü. Kasabanın tek umudu Bonnie'nin kehanetiydi, 7 kitsune hazinesi ve bu 7 hazineden biri olan en büyük yıldız topu.
Elena bu yolculukta sevdiklerini kaybetti, gece karası gözleri, umudunu ve kanatlarını. İlahi saray kanatlarını ondan almıştı ama ona bağzı dilekler de verdiler. Elena çok geç olmadan uyandığında, geçmiş aslında hiç yaşanmamış olacaktı.