DAVEN CANAVARI
80'lerin sonunda, Davensö'deki eski fabrika neredeyse tamamen doğa tarafından ele geçirilmişti. Fabrika alanının en uzak ucundaki büyük beton binada, çatının uzun zaman önce çöktüğü büyük bir alan vardı. Bir zamanlar, devasa magnetrin disklerin son montajları burada, devasa rezervuarın içindeki suyun altında yapılmıştı. O alanın kalıntıları bölgenin çocukları ve gençlerinin gizlice gittiği gözde bir yerdi.
Su yüzeyinin altında küçük tatlısu levrekleri yüzerdi. Zaman zaman biraz daha büyük bir balık cinsi de görebilirdiniz.
Suda büyük ve korkunç bir şeyin yaşadığına dair hikâyeler anlatılırdı. Belki bir su örümceği ya da amfibi, havuzun birçok karanlık köşesinden ve yarıklarından birine yuva yapıp şekilsiz bir şey dünyaya getirmişti; suya sızan ağır metaller ve kimyasallar tarafından değiştirilmiş bir yaşam biçimi. Döngü'deki deneylerin neden olduğu uzay-zaman yırtılmaları yoluyla başka boyuttan gelen bir şey bile olabilirdi.
O rezervuarda bir şey vardı belki ancak yüzeye çıkan tek şey buralarda yaşayan bir serseri olan Ragnar Jönsson'un bedeniydi. Davensö'de bir karavanda kalıyordu ve sarhoşken suya düşüp boğulduğu varsayılıyordu.
Şık adam limuzinden indi, bir İngiliz sigarası içiyor. Erkek şapkalı, lame pabuçlu kıza bakıyor. Ağır ağır ona doğru geliyor. Besbelli çekiniyor. İlkin gülümsemiyor. İlkin bir sigara sunuyor ona. Eli titriyor. Şu ırk farkı var arada, beyaz değil, bunu yenmesi gerek, bunun için eli titriyor. Kız sigara içmediğini söylüyor, hayır, teşekkür ederim. Başka hiçbir şey söylemiyor, beni rahat bırakın demiyor ona. O zaman daha az korkuyor adam. O zaman gözlerine inanamadığını söylüyor. O yanıt vermiyor. Yanıt vermeye değmez, ne yanıt verecek ki. Bekliyor. O zaman soruyor adam: Ama siz nereden geliyorsunuz? Kız, Sadec Kız Okulu öğretmeninin kızı olduğunu söylüyor. Adam düşünüyor, sonra bu hanımın, galiba Kamboç'ta aldığı toprak nedeniyle uğradığı şanssızlıktan söz edildiğini duyduğunu söylüyor, böyle bir şeydi, değil mi? Evet, böyle.
İnsan değil, dinamitim ben. —Tüm bunlara rağmen, bir din kurucusu olmaktan eser yok bende— dinler ayaktakımı işleridir, dindar insanlara dokunduktan sonra ellerimi yıkamam gerekiyor. “İnananlar” istemiyorum, sanırım kendime inanmayacak kadar da hınzırım ben, asla kitlelere hitap etmem... Günün birinde aziz ilan edilmekten çok korkuyorum: Bu kitabı neden erkenden yayımladığım anlaşılacaktır, benimle bir saçmalık yapılmasını engellemek istiyorum... Aziz olmak istemiyorum, soytarı olmayı tercih ederim... Belki de bir soytarıyım ben... Buna rağmen ve belki de buna rağmen değil —çünkü şimdiye kadar azizlerden daha yalancısı olmamıştır— hakikat konuşur bende. — Ama korkunçtur benim hakikatim: çünkü şimdiye kadar hakikat dendi yalana —Tüm değerlerin yeniden değerlendirilişi: bende ete ve dehaya bürünen, insanlığın üst düzeyde kendi üstünde düşünmesi edimi için kullanılan ifadedir bu. İlk dürüst insan olmak benim kaderim, bin yılların yalanının karşıtı olduğumu bilmek... İlk önce ben keşfettim hakikati, yalanın yalan olduğunu ilk önce duyumsayarak —kokusunu alarak... Burun deliklerimdedir benim deham... Hiç karşı çıkılamadığı kadar karşı çıkıyorum ve buna rağmen tam karşıtıyım hayır diyen bir tinin. Neşeli bir elçiyim ben eşi benzeri görülmemiş; şimdiye kadar akılların ermediği yükseklikteki görevler biliyorum; ancak benden sonra yeniden umutlar var. Tüm bunlara rağmen zorunlu olarak felaket insanıyım da ben. Çünkü hakikat bin yılların yalanıyla savaşa girdiğinde, benzeri hayal bile edilmemiş sarsılmalar yaşayacağız, deprem gibi kasılmalar, dağın ve vadinin yer değiştirmesi. Sonra politika kavramı tamamen bir tinler savaşına dönüşecek, eski toplumun tüm erk yapıları havaya uçurulacak — hepsi de yalana dayalıdır: yeryüzünde görülmemiş savaşlar yaşanacak. Ancak benden sonra
HIRSIZ
Kapınızı pencerenizi iyi kapatın. Hiç gürültü yapmadan, ellerimde siyah eldivenlerle giriyorum içeriye.
O kaba saba hırsızlardan değilim ben. Açgözlü ve aptal olanlardan da.
Şakaklarımda ve bileklerimdeki damarların, öyle bir fırsat sunulursa eğer, narin çizgilerini hayranlıkla seyredebilirsiniz.
Ama odalarınıza ancak çok geç saatlerde giriyorum, son davetli de gittikten sonra, o iğrenç avizeleriniz söndükten sonra, herkes uyurken.
Kapınızı pencerenizi iyi kapatın. Hiç gürültü yapmadan, ellerimde siyah eldivenlerle giriyorum içeriye.
Yalnızca birkaç dakikalığına geliyorum ama hiç aksatmadan, istisnasız her eve.
O kaba saba hırsızlardan değilim ben. Açgözlü ve aptal olanlardan da.
Sabahları uyandığınızda istediğiniz kadar sayın paralarınızı, mücevherlerinizi, hiçbir şeyiniz eksilmeyecek.
Yalnızca hayatınızdan bir gün.