Ah Erbaş... (':
Kalemi yalın, hayatın içinden, okuyucuyu yormayan fakat daima küçük ama ağır şeylerle örülü, herkesin kendi çocukluğuna ,yalnızlığına, acısına , hasretine ve vuslatına kapı açabilen cinsten...
Hayatın ışığı ve gölgesini, acıyı ve sevinci , belki de herkesin zaman zaman yaptığı iç hesaplaşmaları içinde filizlendiren "Ömür" ile ; kara kışı geçirmiş, soğuktan yüreğinde oluşan çatlakları yenilenmiş , tüm sıcaklığını ve heyecanını deniz kıyısında bırakmış , yaş aldıkça rengi değişen yapraklarını döken , suskun, düşünceli, içe dönük , dingin ve bir o kadar huzurlu "Güz" mevsimi...
İnsan ancak olgunlukla ve sakinlikle kendi ömrüne ayna tutabilir ve Erbaş hep biraz sonbahar gibidir: sararmış ama sıcak, hüzünlü ama çok insani... Dolayısıyla kitabın sadece adı bile bana kalırsa üzerine konuşmaya değer.
Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları aslında iki kişinin diyaloğundan çok, bir insanın kendi iç sesiyle yüzleşmesi gibi…Her kelimenin bir ruhu var.
Satırlar, insan ruhunun en ince çatlaklarına dokunuyor; aşkı, yalnızlığı, ölümün gölgesini ve yaşamın küçük, ağır gerçeklerini öyle duru bir dille anlatıyor ki, her satır insanın içinden yumuşak bir sızı gibi geçiyor.
Sanki bir gece yarısı rüzgar pencere pervazlarında ıslık çalıyorken mutfaktaki titreyen loş ışıkta gönlünü , ruhunu parça parça emanet ettiğin o sohbetin sıcaklığı var bu kitapta.
Şükrü Erbaş benim tekrar tekrar okuduğum her satırında, her cümlesinde kendimden bir şeyler bulabildiğim nadir şair ve yazarlardan biri.
Ruhu gibi incecik görünen bu kitapta kendi içinizdeki çatlaklardan sızan ışığın sorularını ve düşen gölgesinde yanıtları , sessiz acılara kulak veren satırları, insan ruhunun en kırılgan yerlerini bulabilirsiniz.
Leman Sam, Bülent Ortaçgil , Sezen Aksu tadında keyifli okumalar dilerim...