Tolstoy gibi bir deha neden değerini anlayamamış Dostoyevski’nin? Ben ikisini de anlıyorum. Aynı devirde yaşadıkları halde hiç görüşmemişler. Hiç mi merak etmemişler birbirlerini? Nasıl kaçırmışlar bu fırsatı? Bir bilseydiler. Dostoyevski’nin kanında Yahudice bir şey var diyor Tolstoy. Ne yazık. Yazarlar birbirlerini değil de yazmayı seviyorlar galiba efendimiz.
Ömer kürekleri bırakarak duyulur
duyulmaz bir sesle konuşmaya
başladı: “Böyle bir geceyi bütün
varlığımızla içemeyişimizin sebebi
kafamızı birçok saçma şeylerin
doldurmuş olmasıdır. On bin yirmi
bin sene evvelki insanlar gibi
olabilsek, tabiatı onların gözüyle
görsek muhakkak ki şimdi burada
böyle sükûnetle oturamazdık. Onlar
güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya
filan bulutu ve yıldırımı babalarının
hayrına mı Allah yaptılar? Onlar
tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi
anlamışlardır. Halbuki bizim bunu
yapmamıza imkân yok. Minimini
kafalarımızı ukalaca kitaplar,
birbirinden çürük bilgiler, neticesi
olmayan hesaplar ve Allah kahretsin,
karmakarışık menfaat düşünceleri
dolduruyor... Söyle, hangi ilim, hangi
şiir, hangi aşk, hangi devlet bu
manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen
burnumuzu kaldırmadan bozuk
kaldırımlarda yürüyüp gitmekte
devam ediyoruz. Dünyadaki
insanların acaba kaç binde biri şu
anda başını aya çevirmiştir? Halbuki
o her şeyi, herkesi görüyor ve
gafletimizin üstüne o tatlı, o iyi
Deneyimimi düşünürken kendimi Cambridge'in seçkin felsefe hocası Dr. C.D. Broad ile fikir birliğine varmış buluyorum. Bergson'un hafıza ve duyu algılayışı ile bağlantılı olarak ileri sürdüğü kuram tipini şimdiye kadar yaptığımızdan çok daha ciddi bir biçimde ele alırsak iyi olur. Önerme şudur, 'beyin, sinir sistemi ve duyu organlarının işlevi esasen eleyicidir, üretici değil. Her insan, her an kendi başına gelenleri hatırlamak ve kainatın her yerinde olan her şeyi algılamak yeteneğine sahiptir. Beyin ve sinir sisteminin işlevi bu büyük oranda faydasız ve alakasız bilgi kütlesinin her yeri kaplamasından ve kafamızı karıştırmasından bizi korumaktır, bunu da doğal olarak her an hatırlayacağımız veya algılayacağımız şeylerin çoğunu dışarda bırakarak ve uygulamada faydalı olabilecek görünenlere özel bir seçim sonucu çok az yer açarak yapar.' Böyle bir kurama göre her birimiz gizil güç olarak 'özgür akıl'ız. Ama hayvan olduğumuza göre işimiz her ne pahasına olursa olsun soyumuzu sürdürmektir. Biyolojik üreyişi mümkün kılabilmek için Özgür Akıl beynin ve sinir sisteminin eleyici vanasının bulunduğu bir huniyle beslenmelidir. Diğer uçtan çıkan bu özel gezegenin üzerinde canlı kalmamıza yardım edecek türden bir bilincin değersiz damlalarıdır. Bu elenmiş farkındalığın içerdiklerini kesin bir biçimde açıklayıp ifade edebilmek için insanoğlu lisan adını verdiğimiz şu sembol sistemlerini ve ima felsefelerini keşfetmiş ve sürekli süslemiştir. Her birey doğar doğmaz içinde bulunduğu lisan geleneğinin faydalanıcısı ve kurbanıdır. Kişi, diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde lisânın faydalanıcısı, elenmiş farkındalığın tek farkındalık olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbanıdır. Böylelikle kendi