"Əlilləri düşmən sındıra bilmədi, öz məmurlarımız sındırdı. Lənətə gələsən, əlil döyüşçüdən də rüşvət istəyərlər? Dövlət ögey atadır. Eh, belə dünyanın mən... Əsgərin ailəsi zirzəmilərdə, daxmalarda yaşayır. Dövlətin məmurları saraylarda. Övladları da ki, xaricdə məşuqələri ilə barlarda əylənirlər. Gözləyirlər ki, müharibəni udaq, onlar da gəlib aldığımız torpaqlarda imarətlərdə əyləşsinlər. Ölən ölsün, qalan da onların şirkətlərində cüzi maaşa işləyib dilənçi günündə yaşasın. Hərdən düşünürsən, axı bu müharibə mənim nəyimə lazımdır?"
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten-lil-âlemîn Zât'ın (A.S.M.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalalete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sekam-ı kalbîdir.
Ibni Tufeyl'in anlayışı açısından bakıldığında "aramak", ikiyönlü bir çabayı gerekli kılar. Birincisi gözlem ve deneylerle pekiştirilen düşünme (tefekkür), İkincisi de arınmadır. Düşünme, nesneler dünyasından başlayarak en yüce gerçek olan Tanrı'nm bilgisineulaşana kadar akim bütün imkânlarını sonuna kadar kullanma;arınma ise, ulaşılan bilginin tadılmasını sağlayan sezgiye (keşfve ilham) ve TanrTda yok olmaya ulaşmak için nefsi ve ruhu, başka birdeyişle Tanrı'nm tecelli yeri olan kalbi dünyevi ilgi ve eğilimlerden, kir ve pisliklerden temizleme çabasını dile getirir.Gerçi yalnız akılla, yani felsefecilerin yöntemleriyle Tanrı bilgisine ulaşmak da mümkündür, fakat bu bilgi, doğru olmasınakarşın "anadan doğma bir körün çevresi hakkında edindiği bilgiye" benzer. Bu bilginin en belirgin özelliği "açık" olmamasıdır. Daha da önemlisi bu bilgiden dolayı bir "zevk" duyulamaz, saf müşahedeye erilemez. Ibn Tufeyl'in bu bilgiye karşı önerdiği yöntemle ulaşılan bilgi ise açık ve kendisinden dolayı bir "zevk" duyulan,saf müşahedeye erdiren bilgidir."Gerçek bilgi iki esasa dayanmalıdır: Akıl ve Sezgi. Bilgi, deneyin akıl ile ve aklın da sezgi ile uygunluğudur. İnsan gerçeğeulaşmada gerek parçalardan bütüne (istikra), gerekse bütündenparçalara (ta'lil) akıl yürütme yolunu da aşarak kendi içinde bulunan sezgi ışığına da yönelmelidir. Çünkü, Allah'ın zatı sırf nurdur.Nur ilahi zatı algılayabilecek olan insanın içindeki nuru uyandırmak ve parlatmak, sadece duyuların, aklın ve ruhun özel terbiyesiile mümkündür ve ancak Allah hakkında bu suretle elde edilecekbir bilgi bize bizzat zatı verebilir."3
Sûrî mantık cins, tür gibi zihinsel tümellerden bahseder. Bu mantıkta iki kabul edilen öncülden bir bilinmeyen sonuca geçilir ki buna kıyas/ta'lîl (gerekçelendirme) denir. Mesela, "İnsan yaratılmıştır. Her yaratılan ise bir yaratana muhtaçtır" öncülleri kabul edilmektedir. Bunlardan, "Öyleyse insan da bir yaratana muhtaçtır" sonucuna varılır.