Hâlâ köye bağlı olmanın getirdiği tüm olumsuzlukları taşır madenci. Yerli-yabancı işçi ekseninde dönen bölgecilik tartışması bir grup işçide diğerlerine karşı husumetin doğmasına neden olur. Örneğin Trabzonlu bir başçavuşun emrinde çalışmak, Çaycuma köylülerini huzursuz eder. Doğu Karadeniz'den gelen işçiler de yerli işçileri beğenmez. Bu ayrılığın nedeni, gitgide, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmamak üzere yerlilerden daha çok işçileşen göçmenlerin yarı köylü, bu yüzden de işçileşme sürecini çok ağır yaşayan, dolayısıyla da madeni ve sorunlarını çok benimsemeyen kitle-yi kendisinden hissedememesidir. Doğu Karadeniz'li Zonguldak'lıya, onu tıpkı koyun gibi uysal bulduğu için "Kıvırcık" adını takmıştır. Kıvırcık daha az tepki gösterir olan bitenlere ama tüm zamanını ocakta geçiren daimi işçi daha çabuk reaksiyon gösterir, uysal değildir, öfkesi daha yıkıcıdır. Kolay harekete geçer. Yerli yarı-köylü madenci için de daimi işçi dağdan gelip bağdakini kovan muamelesi görür. Diğer yandan küçük mülk sahibi bir sınıfa ait olmanın bütün geleneksel özelliklerini koruyarak küçümser, köyünü ailesini bırakıp gur-bete yerleşen işçiyi. Bu, kökenini sosyal ilişkilerden alan çelişki, EKİ bürokratları ve devlet tarafından da giderilmesi istenmeyen hatta körüklenen bir ayrımdır. Çünkü bu, işçi sınıfı arasında bölünme yaratır ve onu kolay yönetilir bir kitle haline getirir. İşçilerin bir kısmıyla diğer kısmı arasına örülen duvar, mevcut sınıfsal ilişkilerin sürmesini kolaylaştırır.
Geleneksel ilişkiler, işbölümünü de belirler. Bir köyün erkeklerinin kuşaklar boyunca kazmacı, öteki köyünkilerin kuşaklar boyu domuzdamcı/ayak tahkimatçısı, bir başka köyün erkek-lerinin de yol marangozu olması karakteristiktir. Doğu Karadeniz'den gelen işçiler ise barutçuluğu babadan oğula
Liya, kocaman kara gözlerindeki derin acıma, kırmızı dudaklarındaki kibar gülümsemeyle tapılacak kadar güzeldi. Bu akıl almaz güzellik, ayak yıkamayı, bir halayık işi olmaktan çıkarıyor, çok soylu bir alçakgönüllülük haline getiriyordu.
Geçen asırda Amerika'dan gelen idealist bir mühendis, Hamlen, Hisar'daki surların tepesine çıkacak İstanbul'a baktıktan sonra, "Fatih bu şehri bu tepelerden fethetmiş, ben bu milletin kültürünü yine bu tepeden fethedeceğim!" diyerek kolejin kendi adıyla anılan ilk binasını bu surların yanıbaşına kurmuştu. Berlin elçiliğinden dönen Ahmed Vefik Paşa oradaki arazisini bu idealist Amerika'lıya satmış ve padişah Abdülaziz'in bir gafletiyle kolejin burada yaptırılması izni kendisine verilmişti. Sonradan bu hâdiseyi millî vicdanında hârikulâde bir tepki ile karşılayan vatanperver padişah Sultan Abdülhamid bunu affedememiş ve Ahmed Vefik Paşa öldüğü zaman nâşının, vâsiyeti gereğince Eyüp'teki aile kabristanına gömülmesine müsaade etmeyerek protestanlara sattığı arazinin hemen önünde defnedilmesini emretmiş ve merhumun "Kıyamete kadar protestanların çan seslerini işitmesini" temenni etmişti.
"Disiplinsizlik yaptığımız gerekçesiyle atıldık da. Bize karşı yapılan, çekilen muamele, ben zannetmiyorum ki şu anda teslim olan PKK'lıya yapılmıyordur. Biz ne vatanı çiğnemişiz, ne bayrağı çiğnemişiz, ne milleti çiğnemişiz. İnanın, çok kötü muameleyle karşılaştık. Yani arkamıza dönüp baktığımızda hepimiz hemen hemen aynı şeyleri düşünüyoruz."
…
-Ne güzel! Keşke tüm çocuklar kitap okumaya vakit ayırsa.
…
-Sadece çocuklar mı? Bence yetişkinler de bol bol okumalı. Hatta çocuk kitaplarını ellerinden hiç bırakmamalıdır.
…
-Bizi daha iyi anlayabilmeleri için tabi ki!